‘Netanyahu kendi oyununda yenildi, şimdi ne olacak?

İsrail her ne kadar saldırıyı kendisinin yapmadığını (biraz düşünüp taşındıktan sonra) ilan etse de bu hikâyenin Arap ve Müslüman medyasında pek alıcısının olduğu söylenemez. Muhtemeldir ki Netanyahu Biden’ın tansiyonu düşürmesini çıkarına görmüyordu. Ancak...

ÖMER MURAT 19 Ekim 2023 HABER ANALİZ

Uluslararası jeopolitik halihazırda İsrail’in Gazze’de binlerce Filistinli sivilin daha hayatını kaybetmesini kaçınılmaz kılacak bir kara operasyonu düzenlemesini neredeyse imkânsız kılıyor. Çünkü böyle bir askerî harekât sonucunda Arap ve İslam dünyasında İsrail’e koşulsuz destek verdiği için Batı karşıtlığı tavan yapacak, bu da dünyada Çin-Rusya-İran ile Batı arasında giderek belirleşen kamplaşmada, Müslüman alemini karşı kampa itecektir.

Erdoğan’a baktığımda beni devamlı şaşırtan bir husus iç siyasetteki ustalığının dış politikayı idare ediş biçimine yansımamasıdır, AKP lideri o alanda hâlâ tam bir acemi gibi hareket etmektedir. Bunca yıllık iktidar tecrübesine rağmen buna neyin yol açtığını sorguladığımda giderek bunun yabancı dil bilmemesi veya yüksek eğitim almaması gibi nedenlerden ziyade popülistliğinden kaynaklandığını fark ettim. Bir popülist politikacı için ülkenin dış politik çıkarları her zaman iç siyasî hesaplara kurban edilebilir, göz önünde bulundurdukları sadece kendi çıkarları, kendi iktidarlarıdır. Bu yaklaşım dış politikada hezimetlere yol açtığında, tek düşündükleri bu hezimeti halktan nasıl saklayacakları, hatta bunları bir zafer olarak nasıl gösterecekleridir, günah keçileri ararlar, dış politikada kendilerine yönelik herhangi bir muhalefeti “vatana ihanetle” suçlarlar.

Erdoğan kumaşında bir popülist olan Netanyahu’nun da şu an ülkesini dış politikada hayatî bir açmaza soktuğunu, muhtemelen kendi kurduğu oyunda yenilmekte olduğunu düşünüyorum. Ortadoğu’daki gelişmeleri günlük haber bültenlerindeki bilgilere dayanarak doğru analiz etmek imkânsız değilse bile o kadar zordur. 1956 Süveyş Krizi’nin o dönem dünya kamuoyuna yansıyış biçimiyle, arşiv ve hatıratlara dayanarak yarım asır sonra yazılan kitaplarda anlatılışı arasındaki muazzam fark, uluslararası ilişkiler uzmanlığında emekleme aşamasındayken benim için oldukça ufuk açıcı olmuştu. Sonra aynı durumun mesela 1970’lerdeki Petrol Krizi için de geçerli olduğunu keşfetmem uzun sürmemişti. İşte o perspektiften bakarak hadiseleri anlamaya çalıştığımda kafamda beliren senaryo şu şekildedir:

ABD’nin Irak’ı işgali ve Suriye’deki iç savaş sonrası bu ülkelerdeki devlet rejimlerinin çökmesi ve yerlerinde güçlü rejimler kurulamamasının yarattığı boşluğu dolduran kritik bölge ülkesi İran oldu. Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de Esad rejimi ve Irak’ta farklı Şiî parti ve silahlı örgütlenmelerle organik ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda Doğu Akdeniz’den Basra ve Hazar Denize uzanan bölgede bir “Şiî hilali” oluştu. İsrail bunu doğrudan kendisine yönelik bir tehdit olarak algılıyordu, bu kapsamda bir yandan Washington nezdinde İran’a yönelik askerî müdahaleler de içerecek şekilde daha da sert bir tutum sergilemesi için baskı yaparken, diğer yandan Şiî hilalini dengeleyecek bir Sünnî Arap cephesiyle askerî açıdan olmasa bile siyasî açıdan müttefik hale gelmeyi amaçlıyordu. “İbrahim Anlaşmaları” olarak bilinen İsrail’in Körfez Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme çabaları da doğrudan bununla ilgiliydi.

İsrail iç siyasetinin ayrıntılarına burada girmeyeceğim, ama şu kadarını bilmemiz yeterlidir: Netanyahu iktidar koltuğunda ancak Batı Şeria’daki İsrailli yerleşimcileri de temsil eden aşırı sağcılarla yaptığı koalisyon sayesinde tutunuyordu, Hamas’ın 7 Ekim saldırısı öncesi İsrail toplumu ortadan ikiye bölünmüştü. Netanyahu hükümeti Gazze Şeridi’nde güvenlik düzenlemelerini gevşeterek bir anlamda Hamas’a “gel gel” demiş oldu: Hamas’ın saldırısını muhtemeldir ki hem içeride halkın kendi etrafında kenetlenmesi, hem de İran’a yönelik önceki paragrafta bahsettiğim stratejiye başta ABD olmak üzere Batı’yı imale etmek için kullanmayı planlıyordu. Fakat işler umduğu gibi gitmedi, Hamas ve birlikte hareket ettiği İslami Cihat gibi örgütler kendilerinden beklenmeyecek bir profesyonellikte düzenledikleri saldırıyla Gazze sınırını geçerek İsrail devletinin vatandaşına verdiği güvende onulmaz bir gedik açtılar.

İşte bu noktada işlerin böyle umulmadık bir seyir almasında İran’ın kritik bir rol oynamış olması tahmine müsaittir. İran’ın dış politikasında dünyada ABD’ye karşı Rusya ve Çin’i, Ortadoğu’da ise İsrail’e karşı tüm Arap ve İslam dünyasını yanına çekme en önemli stratejik hedeflerdir. Ukrayna savaşından istifadeyle Tahran Batı ile Rusya/Çin arasında şiddetlenen kapışmayı çıkarına görerek ikinci kampa iyice demir kırdı. İran için Ortadoğu’daki diğer devletlerin İsrail ile ilişkilerini düzeltmesini önlemek keza yine öncelikli hedefleri arasındadır. (Türkiye ile İsrail’in arasını açan Mavi Marmara hadisesinde İran “etki ajanları” olma ihtimali yüksek bazı kişilerin oynadığı rol de bu minvalde değerlendirilmelidir, bugün o isimlerin bazılarının kamuoyunu daha da tahrik etmek için gösterdikleri çaba da dikkat çekicidir.)

Hamas’ın 7 Ekim saldırısı gerek İbrahim Anlaşmalarıyla İsrail ve Körfez Arap ülkeleri arasında başlayan normalleşme sürecini baltalamasıyla, gerekse de İran’a İsrail’le kaçınılmaz gördüğü bir çatışmayı Filistin sorunu üzerinden çıkarma fırsatı vermesiyle Tahran’ın stratejik çıkarlarına tamı tamına hizmet eden bir yapıdadır. İran Dışişleri Bakanı, İsrail’in Gazze’ye bir kara harekatı düzenlemesi halinde kendilerinin seyirci kalmayacağını duyurdu. Bu gerçek bir tehditse İran’ın İsrail’le savaşı kaçınılmaz gördüğünü, bunun Filistin meselesi üzerinden çıkmasını tercih ettiği anlamına gelir. Netanyahu tüm bunların farkındadır ama şimdi Hamas’a “gününü gösterip” İsrail kamuoyunu “intikamın alındığına” dair tatmin etmeden Washington’un talep ettiği türde bir sakinleşmeye “evet” derse zaten artık sallantıda olan koltuğunu haftalar içinde kaybedeceği korkusu yaşamaktadır. Boğazına kadar yolsuzluk ve hukuksuzluklara batmış bir popülist için böyle yüzü kara şekilde o koltuktan kalkma ihtimali ömrünün geri kalanını mahkeme kapılarında ve hapiste geçirmeyi göze almakla eşanlamlıdır.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken geçen hafta beş günde yedi ülkeyi ziyaret ederek “İbrahim Anlaşmaları’nı” kurtarmaya çalıştı. Anlaşılan o ki Blinken Tel Aviv’i Mısır’dan Gazze’ye bir insanî koridor kurulmasına ve Gazze’de siviller için belli yerlerin güvenli bölge ilan edilmesine razı etti. Blinken, Netanyahu’ya “Ben buraya sadece ABD Dışişleri Bakanı olarak değil, bir Yahudi olarak geldim” derken belki de Tel Aviv üzerinde etki etme gücünü artırmak istiyordu ama bu Arap kamuoyunda ters tepti, İsrail’in Gazze’ye yönelik tüm saldırganlığının ABD’nin cesaretlendirmesiyle gerçekleştiği havasını doğurdu. Blinken’ın Riyad ve Kahire ziyaretleri bu demecin gölgesinde gerçekleşti, Suudi Veliaht Prensi akşamki görüşmelerini iptal ederek onu sabaha kadar bekletti, Kahire’de Sisi basın önünde o demecini hatırlatarak örtülü bir sitemde bulununca Blinken “Buraya bir insan olarak geldim” diye zevahiri kurtarmaya çalıştı. Fakat neticede Blinken, Netanyahu’yu belli bir noktaya çekmeyi başardığını düşünerek onun verdiği cesaretle Biden’ı Mısır, Ürdün ve FKÖ’nün de dahil olacağı bir zirveye katılması için bölgeyi ziyaret etmeye çağırdı.

ABD krizin İsrail ile Arap ülkeleri arasında tansiyonu daha fazla tırmandırmadan dindirilmesini hayatî önemde görüyor: Şöyle ki Hamas saldırısıyla Batı ile Arap (Müslüman) ülkeleri arasındaki gerilimin artmasından dolayı İran dışında memnuniyetini saklayamayan diğer ülkeler Çin ve Rusya. Pekin ve Moskova Hamas’ı kınayan bir açıklama yapmaktan kaçınmakla kalmadı aksine Arapların sempatilerini kazanmayı hedefler şekilde İsrail’in Gazze’de elektrik ve suyu kesmesini, orada yaptığı hava saldırılarıyla sivil ölümlerine yol açmasını eleştirdi. Rusya Devlet Başkanı Putin “Sanırım pek çok kişi bunun, Filistinlilerin çıkarlarını göz ardı eden ABD’nin Orta Doğu politikasının başarısızlığının canlı bir örneği olduğu konusunda benimle hemfikirdir” dedi. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, İsrail’in eylemlerinin meşru müdafaanın ötesine geçerek Gazze’deki Filistinlileri toplu cezalandırmaya dönüştüğünü söyledi. Önümüzdeki dönemde Batı ile Çin/Rusya arasındaki kapışmanın şiddetleneceği beklentisi göz önünde tutulduğunda şu an Washington için isteyeceği en son şey tüm Müslüman dünyasında “yeniden” büyük bir zemin kaybetmek olacaktır. Çin ve Rus medyası Ukraynalılar, Tibetliler, Uygurlar ve Tayvanlıların kendini kaderini tayin haklarını hürriyet bayraktarlığı altında yapan Batı’nın aynı hakları Filistinlilere tanımadığından dem vurarak Batı’yı iki yüzlülükle suçluyorlar. Tüm bunların Müslüman kamuoyunda karşılık bulmadığını kimse iddia edemez.

İşte Gazze’deki 500 kadar sivilin ölümüne yol açan hava saldırısı tam bu konjonktürde cereyan etti. İsrail her ne kadar saldırıyı kendisinin yapmadığını (biraz düşünüp taşındıktan sonra) ilan etse ve bunun İslami Cihad örgütünün İsrail’e attığı füzelerin arıza yaparak hastanenin üzerine düşmesiyle gerçekleştiğini iddia etse de bu hikâyenin Arap ve Müslüman medyasında pek alıcısının olduğu söylenemez. Muhtemeldir ki Netanyahu Biden’ın İsrail’e gelmesini istemekle birlikte bir Arap Zirvesi düzenleyerek tansiyonu düşürmesini şu aşamada çıkarına görmüyordu. Mahmud Abbas hastane katliamı nedeniyle üç gün yas ilan edip zirveye katılmayacağını açıkladı, Ürdün Kralı Abdullah mevcut şartlarda zirveyi iptal etmeyi uygun buldu.

Diğer yandan bir hastanede 500 sivilin katledilmesinin Müslüman aleminde yol açtığı infial, İsrail’in Gazze’ye bir kara harekatı düzenlemesi halinde kaçınılmaz şekilde binlerce sivil öldüğünde neler yaşanacağına dair de bir fikir veriyor. İsrail’e tepkiler sadece Arap sokağında değil, Batı dahil dünya kamuoyunda da had safhaya çıkacaktır.

Şimdi Netanyahu, Biden’ı bir de eli boş gönderseydi, ABD Başkanı’nı böyle zor duruma düşürmenin İsrail için olası bedellerini de göze almış olacaktı. Netanyahu hükümeti ile ABD’deki etkili Yahudi diasporası arasında görüş ayrılıkları artabilir. Bu nedenle olacak, Biden günübirlik ziyaretini bitirip ayrılırken İsrail başbakanlık ofisi, Hamas’a ulaşmaması şartıyla Mısır’dan Gazze’ye gıda, su ve ilaç yardımı yapılmasına izin vereceğini bildirdi. Bugüne kadar Mısır ve İsrail arasındaki “yazılı olmayan” anlaşmaya göre, sınırın açılıp kapanmasını Tel Aviv belirliyor. “Hamas’a ulaşmaması” şartının nasıl uygulanacağı belli değil… Gazze’deki insanlık dramının gerçekten hafifleyip hafiflemeyeceğini göreceğiz.

İç siyasete baktığında koltuğunda tutunabilmek için “şahinleşmesi” gerektiğini düşünen Netanyahu dış siyasete döndüğünde “güvercinleşmesi” zorunluluğuyla yüzleşiyor. Bu açmaza çözüm bulabilme dirayeti olmadığı, kredibilitesi de kalmadığı daha fazla ortaya çıktıkça Gazze’deki çalkantıların İsrail iç siyasetinde büyük depremleri tetiklemesi şaşırtıcı olmayacaktır.

  • Ömer Murat, Dış Politika ve Siyaset Uzmanı, Eski Diplomat