Aramak, sonbahar ve Sergei Parajanov

Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin, savaşlar, kavgalar, saldırlar, baş kaldırılar ne kadar sertleşirse sertleşsin, insan hiçbir zaman aramaktan vazgeçmiyor. Ümit arıyor, yeni dünyalar arıyor, kendini arıyor…

ALİN OZİNİAN 25 Eylül 2022 GÖRÜŞ

“Hiç görmediğim halde hatırımda kalmış şu durgun sonbahar göğü,
kendi yorgunluğumdur.”
Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa

İnsan ömrünün bir nakaratı olsaydı eğer, bu yaz mevsimi olurdu bence. Ardından gelen sonbahar ise hayatın “es verme” mevsimi…

Müzisyenlerin, notaları bilerek, isteyerek uyuklattıkları bir es gibi güz; susmanın tercih edildiği, sesleri daha iyi duymak için “dilsizleşilen” günler…

“Sonbahar akşamlarında okuyacağız, çok kitap okuyacağız. Önümüzde yeni, olağanüstü güzellikte bir dünya açılacak..” diyordu Çehov, Vişne Bahçesi’nde…

Dünya ne kadar kötüye giderse gitsin, savaşlar, kavgalar, saldırlar, baş kaldırılar ne kadar sertleşirse sertleşsin, insan hiçbir zaman aramaktan vazgeçmiyor. Ümit arıyor, yeni dünyalar arıyor, kendini arıyor…

Sergei Parajanov’un sözlerini çalınıyor kulağıma – “Birbirimizde kendimizi arıyorduk…”

Sergei Parajanov’u tanır mıydınız?

Sovyetler Birliği sinemasının dünya çapındaki en önemli yönetmeni desem? Yeteneği, dünyaya ve siyasete bakışı ile düzenin baş belası, SSCB yöneticilerinin sanat dünyasındaki hedefi desem?

Uslanmaz, yorulmaz, başının dikine giden, eline geçen kırık porselen bir bardaktan, bir gazoz kapağından bile sanat çıkaran bir dahi desem? Peki, Narın Rengi ya da Aşık Garib desem?

Hatırlayamadınız mı? O zaman anlatayım.

Otoritelerin “20. yüzyılın en önemli yönetmenlerinden biri” olarak andığı Parajanov, 1924 yılında Tiflis’te, Ermeni bir çiftin çocuğu olarak dünyaya gelir. Sarkis Parajanian çocukluğundan itibaren “başkadır” ve başına ne gelirse gelsin “başka” kalmayı başaracaktır.

Sovyet döneminin sorgulayan diğer sanatçıları gibi mücadelelerle dolu yaşamı, Tiflis Devlet Konservatuarı’nda aldığı müzik eğitimi ile başlar. Moskova’daki saygın sinema okulu VGIK’e (Gerasimov Sinematografi Enstitüsü) kaydolduğu andan itibaren o artık muhalif bir sanatçıdır.

1947’de henüz öğrenci iken “tavrı” yüzünden göz altına alınır. “Öğrencilerle taşkınlık yapma” ve “eşcinsel olma” suçlamasıyla tutuklanır. Daha sonra iki kez daha hapse girecek olan Parajanov, bir yıl ceza evinde kalır.

Serbest bırakıldıktan kısa süre sonra, aynı okulda okuyan Nigyar Kerimova’ya âşık olur. Bu Tatar kadına olan sevgisi kişisel gündeminin en önemli konusudur, Kerimova’nın ailesinin tahditlerine kulak asmaz, evlenirler.

Müslüman bir Tatar aile olan Kerimovalar, Ermeni ile evlendiği için kızlarını “affetmezler”. Kerimova genç bir kadınken akrabaları tarafından öldürür.

Parajanov hayata küser, Gürcistan’ı terkeder, Ukrayna’ya taşınır. Sevgisini, öfkesini, hayallerini belgeseller, filmlere aktarır. Durmadan üretir. Ukrayna halk hikayelerinden biri olan Unutulmuş Atalarımızın Gölgeleri (Tini Zabutykh Predkiv) adlı filmi uluslararası sinemada ses getirir.

Görsel ve duygusal bir şölen niteliği taşıyan film sayesinde, Parajanov’un adı ve sanatı zirve yolundaki yolculuğuna başlar. Sadece görsel değil aynı zamanda duygusal bir şölen olan filmleri şaşırtıcı imgeler, şiirlerle dolmaya başlar.
Sanattaki yeri belirginleştikçe, SSCB’nin kara listesinde de üst sıralara yükselir. Rejime ters düşen tavırlarını dizginlemeyi hiç düşünmez.

San Francisco, Roma, Montreal film festivallerinde gösterilen Unutulmuş Atalarımızın Gölgeleri, ödüllere layık görülür fakat 1965’te Moskova’da birkaç sinemada gösterilince “seyircinin” tepkisine yol açar ve filmin geniş gösterime girmesine izin verilmez.

Aynı yıl Parajanov filmin Kiev prömiyerinde Ukraynalı aydınların tutuklanıp hapsedilmesine karşı tavır alır. Aynı yıl Sovyet muhalifi aydınların tutuklanmasına karşı imza verir.

1973’te Andersen Masalları’nı sinemaya uyarlaması kabul edilir. Projeyi 1975 yılında, Danimarkalı yazarın ölümünün 100. yılında tamamlamayı kafasına koyar, ancak Kasım 1973’te, Ukraynalı tarihçi ve siyasetçi Valentin Moroz davasında aleyhte ifade vermeyi reddedince, sorguya çekilir ve Kiev’de hapsedilir.

Parajanov’un tutuklandığı ancak bir süre sonra kamuoyuna yansır; sanat dünyası sarsılır, serbest bırakılması için geniş bir kampanya başlatılır. İmza verenler arasında dünyaca ünlü yazarlar, şairler, yönetmenler ve sanatçılar vardır.
1965’den 1973’e dek yaptığı eserlerin gösterimi yasaklanır. Neredeyse tüm film ve projelerine geniş bir sansür uygulanır.

Parajanov’un şaheseri Tiflis’te yaşamış Ermeni ozan Sayat Nova’nın hayatını anlatan filmi olacaktır. Bu sıra dışı ve tabu kırıcı sanatçının bu filmi taşları tamamen yerinden oynatır.

Aşık Sayat Nova, Gürcü sarayında görev aldığında kralın kız kardeşi Anna’ya aşık olmuştur, ancak bu aşk ancak bir hayal olarak kalabilir. Sınıf farkı birleşmelerini imkansız kılar. Sayat Nova aşkını unutmak için Kafkas ve Fars coğrafyası üzerinde yolculuk yapmaya ve şiirlerini söylemeye başlar. Parajanov, bu hayatın filmini çekerek, Sovyet otoritelerinin saldırılarını üzerine çeker.

Filmin yayınlanmasına izin verilmeyince, üstat filmi gözden geçirip yeni bir versiyonunu “Narın Rengi” olarak tekrar sunar. Bu film onun en tanınan eseri olur. Eleştirmenlerine göre dünya sineması açısından da devrimci nitelikte bir eserdir. Aşık rolündeki kadın sanatçı, kadın-erkek fark etmeksizin altı farklı rolü oynar.
Parajanov’un filmdeki sembolizm “yukardakilerin” canını sıkar. Sovyet realizminden uzaktır Parajanov, sadece eserlerinde değil hayatında da öyledir. Filmdeki etekleri Ermenistanlı Kürt bir kadının yapmasını ister. Bu gerçeği her yerde vurgular, etnik bilinci uyanık tutmayı sever.

“Film yapmama izin vermiyorlardı ben de kolaj yapmaya başladım. Kolaj filmin sıkıştırılmış halidir.” diyen Parajanov’un işlerinde kullandığı malzemeler düğme, toka, çivi, pul, saç, metal, tahta gibi çeşitli materyallerden oluşur.
1978-1989 yılları arasında üç boyutlu kolajlara ağırlık verir. Hapishaneden kalma bir refleks ile ne bulursa kullanır; saat parçaları, gazete kağıtları, danteller, sigara izmaritleri, aynalar, şişe kapakları…

Bebekler de yapar Parajanov. Bebek heykelleriyle çocukluğuna gönderme yapar. Masalları çok sever, bebeklerin biçimini değiştirerek kendi masallarını yaratır. Kendisine göre kolajları esasen sinematografisinin yansımasıdır. Parajanov, kolajın sıkıştırılmış bir film olduğunu söyler.

“Sovyet döneminde hapse üç kere giren tek sinemacı benim. Stalin döneminde girdim, Brejnev döneminde girdim, Andropov döneminde girdim. Şimdi yine girebilirim. (…) Oturduğum evin içine yağmur yağıyor, Tarkovski’nin ‘Nostalji’ filmindeki gibi. Ama ben bunu seviyorum.” der, vurdumduymaz görünür oysa hiç değildir.

Haziran 1989’da İtiraf adlı filmini çekerken hastaneye kaldırılır. Tiflis’ten Moskova’ya gittiğinde, akciğer kanser teşhis konulmasına rağmen hasatlığı kamuya açıklanmaz. Hastayken katıldığı Porto Fantastik Film Festivali’nde durumu kötüye gider, hastaneye kaldırılır. Tiflis’e dönünce hastalığı ağır evresine girer. Tedavisine Erivan’da, sonra Paris’te devam edilir. Paris’te durumu ağırlaşınca, Parajanov Erivan’a dönmek ister. 20 Temmuz 1990’da hayata gözlerini yumar.

İnatçıdır. Dediğim dediktir. “Gürcistan’da doğdum, Ukrayna’da çalıştım ve Ermenistan’da öleceğim” demiş, öyle de yapmıştır.

Ölümünden sonra Ermenistan’ın başkenti Yerevan’da açılan ev-müze sadece ülkenin en çok ziyaret edilen sergi alanı olmaz, yabancı devlet başkanlarının ağırlandığı bir sanat mekanına dönüşür.

1989’ta İstanbul Film Festivali’nin konuğu olarak Türkiye’yi ziyaret eden ve Aşık Garib filmi ile Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Parajanov, 29 yıl sonra, 2019’da Pera Müzesi’nde sergilenir. Parajanov eserleriyle tekrar İstanbul’u ziyaret eder. İlk ziyaretinde Ara Güler, Parajanov’u sanatı ile ölümsüzleştirir.

Aşık Garib, Lermontov’un bir Türk halk hikayesi yorumudur. Garib sevdiği kız ile fakir olduğu için evlenemeyen, kızın babasının istemediği bir adamdır. Zengin olabilmek için yollara düşer ve 1001 günde zengin bir adam olarak geri döner. Sonunda sevdiği kızla evlenir.

Filmde Azerbeycan’ın sadece müzik ve dansı değil, kıyafetleri, gelenek ve göreneklerini başarıyla sunulur. Aşk hikayelerinin olanaksızlığını değil, evrenselliğini sever, aşk her dilde aştır demek ister belki de.
Çok kökenli, çok yetenekli, çok acılı sanatçı İstanbul’u da kendine göre anlatır bir söyleşide: “ Bu kentteki kültür karmaşası, kültürlerin üst üste yığılması, bana kolaj tekniğiyle yapılmış bir resmi anımsatıyor. Kendi filmlerime benziyor İstanbul… ” der.

Parajanov insanı kadın, erkek, çocuk demeden kendine çeken bir sanatçıdır. Yoğun enerjisi, yaratımındaki tuhaf ihtiras eserlerine geçmiştir, herkesi kendine aşık edebilir. Etmiştir de.

“Arayanlar” çok şey bulur Sergei Parajanov’da…