Türkiye’de mülkiyet hakkı, zihniyet ve kitlesel ihlaller

Hain ve kahramanların kolaylıkla yer değiştirebildiği bu coğrafyada, düşman üretmek ve topluma kabul ettirmek kolaylıkla gerçekleştirilebilmekte, bu yolla mülkiyet ve servetler kitleler arasında rahatlıkla el değiştirmekte ve iktidar güçlendirilmektedir.

SELAMİ ER 23 Mart 2022 GÖRÜŞ

Türkiye’de kitlesel mülkiyet hakkı ihlallerini, bunun ardında yatan zihniyeti ve uluslararası sözleşme ve anayasada mülkiyet hakkının ne anlama geldiğini bir yazı dizisi ile ortaya koymaya çalışacağız.

İnsanoğlunun var olduğu günden beri en azından iptidai anlamda mülkiyet hakkının ve bu hakka ilişkin problemlerin var olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Batı menşeli modern hukuk sistemi, hukuk devleti kavramının ortaya çıkmasına neden olan ve aynı zamanda da insan haklarına dair bilinen ilk belgenin/sözleşmenin (kimilerine göre ilk anayasa) Magna Carta Libertatum yada Hürriyetlerin Yüce Şartı (Anayasası) olduğununu ifade etmektedir. Şart, beceriksiz yönetimi ve kaybettiği savaşlar nedeni ile halktan ağır vergiler toplayan Kral John’a karşı başlatılan bir ayaklanma sonrasında Kralın, baronların ve din adamlarının isteklerini kabul etmesi neticesinde 1215 yılında imzalanmıştır.[1]

Anlaşmanın 39. Maddesine göre, özgür hiçbir kişi kanunlara göre yargılanıp hüküm giymediği sürece tutuklanamayacak, hapsedilemeyecek, mal varlığına el konulamayacak, kanun dışı ilan edilemeyecek, sürgün edilemeyecek ve her hangi bir şekilde makam ve ünvanından yoksun bırakılmayacak şiddete maruz bırakılmayacaktır.[2]

Batıda orta çağda güç ve otorite (ekonomik güç dahil) kral, kilise ve soylularda bulunmakta idi. Ekonomik ve bilimsel gelişme (aydınlanma) sürecinde burjuva ve işçi sınıfları ortaya çıktı. Hukuk devletinin ve demokratik toplumun gelişmesi, esasen bu sosyal tabakalar arasında meydana gelen ve uzun ve çok maliyetli bir çatışmanın sonunda varılan bir uzlaşmanın ürünüdür.

Türkiye ve Ortadoğu toplumlarının ise resmi olarak hukuk devleti ve demokrasiye geçişleri sosyal tabakalardan gelen bir isteğin doğurduğu bir çatışmadan çok, yönetici elitlerin (ülke ve zamana göre değişken) çeşitli nedenlerle yaptıkları sistem değişiklikleri sonucunda gerçekleşmiştir. Bir zihniyet değişimine, toplumsal bir baskı ve uzlaşmaya dayanmayan demokrasi ve hukuk devleti de çoğunlukla göstermelik kalmakta ve fonksiyonlarını gerektiği gibi ifa edememektedir. Zira toplum henüz bu bilince sahip bireylerden oluşmamaktadır.

Aydınlanma ve ekonomik gelişim sürecinde ‘Homo Economicus’[3], yani ekonomik çıkarlarını maksimize etmeyi amaçlayan ve buna göre karar veren birey tipinin ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Oysa Türkiye’de sık sık yapılan sokak röportajlarında/anketlerde ‘ölsek de Erdoğan’, ya da ‘ekonomi dibe batsa da AKP’ veya ‘doları ABD yükseltiyor’ şeklinde görüş ifade eden ve sayıları hiç de azımsanamayacak bir toplum kesimi olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin ‘Homo Economicus’ kavramından ne kadar uzak bir sosyolojik yapısı olduğu anlaşılacaktır. Bu kitlenin bırakın başkasının hakkını, kendi hakkını bile savunacak bir durumda olmadığı açıktır. Rasyonaliteden uzak bu zihniyet Türkiye’de sadece iktidar partisi tabanında değil, maalesef diğer kesimlerde de çok yaygındır.

Max Weber, 16 yüzyılda batı Avrupa’da özellikle İngiltere/Hollanda ekseninde başlayan ekonomik gelişimi (kapitalizme geçiş süreci), çalışarak sermaye biriktirmeyi teşvik eden Protestan ahlakı ile ilişkilendirmektedir.[4] Weberci bir yaklaşım ile benzeri bir gelişimin neden Osmanlı’da meydana gelmediğini inceleyen Sabri Ülgener, Osmanlı’da yaygın olan din ve tasavvuf anlayışının böyle bir zihniyete sahip olmadığını, aslında İslam’da teorik olarak çalışmayı teşvik eden ayet ve hadisler bulunsa da toplumun bunu ahlak haline getir(e)mediğini ifade etmektedir. Elbette burada ahlaki değerler ile sömürülen dini sembollerin ötesinde içselleştirilmiş normlar kastedilmektedir. Ayrıca şahsi irade ve teşebbüsün doğu toplumlarında hiçbir zaman ön plana çıkamadığını da belirtmek gerekir.[5]

Aynı çizgide çalışmalar yapan Ahmet Güner Sayar ise buna ilave olarak Bizans’tan geçen derebeylik ve ağalık anlayışının (israfın yaygınlaşması ve tasarrufun sermayeye dönüşememesi) ile Orta Asya’dan tevarüs edilen ganimet anlayışını ilave etmektedir.[6]

Buna göre, ihtiyaç duyulan kaynaklar tasarruf edilerek veya üretilerek değil, savaşarak düşmandan elde edilmektedir. Savaşlardaki başarısızlık otomatik olarak ekonominin de kötüye gitmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca savaşın olmadığı dönemlerde de askeri harcamaların yüksek olduğu ve ekonomiyi olumsuz etkilediği gerçeği de unutulmamalıdır. Şair Abdülhak Molla bunu “Hazır ol cenge, ister isen sulh-u salah (eğer barış istiyorsan, savaşa hazır ol)” sözleri ile beliğ bir şekilde ifade etmiştir. Türklerin din değiştirmesi veya göç etmeleri bu anlayışta farklılık arz etse de varlığını hep sürdürmüştür. Bazıları fütuhatın hep batıya (özellikle Balkanlara) doğru yönelmesinin en önemli nedenlerinden biri olarak oradaki toprakların daha verimli olmasını göstermektedir.

Osmanlı’da hiçbir beyin/ayanın iktidara alternatif olacak veya padişahı etkileyebilecek bir güce erişmesi istenmezdi ve bu tehlikenin, isyanın veya padişahın/saltanatın arzu etmediği bir durumun oluşması halinde, kişinin/grubun katli veya azli ile birlikte mallarının da müsaderesine karar verilebilmekte idi. Tabi Osmanlı’da son döneme kadar toprak mülkiyetinin miri olduğunu, dolayısı ile zaten bugünkü manada toprakta özel mülkiyet olmadığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet döneminde iktidar ile ters düşenlerin kolayca düşmanlaştırıldığı ve diğer haklarının yanında bazen mülklerinin de değişik adlar altında topluca kamuya veya iktidara yakın kişilere/gruplara devredildiği kitlesel hak ihlalleri yaşanmıştır. Hain ve kahramanların iktidarın gözünde kolaylıkla yer değiştirebildiği bu coğrafyada, düşman üretmek ve bunu topluma kabul ettirmek kolaylıkla gerçekleştirilebilmekte, bu yolla mülkiyet ve servetler kitleler arasında rahatlıkla el değiştirmekte ve iktidar sağlama alınmakta veya güçlendirilmektedir. Örneğin, ‘Ermeni tehciri’ ve Varlık Vergisi uygulaması sonucu yaşanan büyük acıların yanında, servet ve mülkiyet kitlesel olarak devlet gücü ile el değiştirmiştir. Buna 6-7 Eylül 1955 olayları (İstanbul Pogromu) da örnek olarak verilebilir.

Anti demokratik devletler/iktidarlar muhaliflerini sindirmek için sadece ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapmasındaki faaliyetlerini değil, bunlar için gerekli olan kaynak ihtiyacını sağlayan mülklerine/varlıklarına de el atmakta, dolayısı ile mülkiyet haklarını da ihlal etmektedir. Bu manada görüntüde serbest piyasa ekonomisi uygulasa da hiçbir antidemokratik iktidar sermayenin kendi kontrolü dışında gelişmesine ve başkalarının eline geçmesine izin vermemektedir.

Bu tür iktidarlar devam ettikçe zamanla tüm sermaye iktidar çevresinde temerküz etmeye başlamakta ve buna götüren her yol mubah kabul edilmektedir. Öyle ki ihalelerden alınan komisyonlar ya da ihaleye fesat karıştırmak dahi ‘dini/milli bir argüman’ ile izah edilebilmektedir.

Hak ihlallerini ve hukuk dışına çıkmayı kolaylaştıran en önemli anlayışlardan birisi ise Ayhan Tekineş’in Kronos’ta yapdığı enfes analizleri ile ortaya koyduğu ‘kutsal devlet anlayışı’dır. Bu çarpık anlayış, korunması gereken ve İslam’da ‘Allah’ın hakkı’, modern hukukta ise ‘amme menfaati’ ya da ‘kamu yararı’(public interest)’ olarak kabul edilen kavramı, ‘devletin çıkarı ya da devlet başkanının/iktidarın çıkarı’ olarak yorumlamakta ve iktidarı her şeye rağmen korumayı kutsallaştırmaktadır.

İslam’a göre korunması farz olan beş temel esastan biri ‘mal’ yani ‘mülkiyet hakkı’ olduğu halde, yukarıdaki anlayış muhalifleri sindirmek ve iktidarın sorunsuz devamını sağlamak gayesi ile mal varlıklarına el koymayı/çökmeyi meşru kabul etmektedir. Örneğin’ devletle hiç iş tutmayan ve bütün ticari işlerini yasal şekilde sürdüren büyük holdinglere kayyım atamak veya küçük iş sahiplerinin ortak yardımları ile açtıkları okullara bir kuruş ödemeden el koyarak bu varlıkları devletleştirmek terörle mücadele faaliyeti olarak sunulmakta ve kitlelere de kabul ettirilebilmektedir. Bunun bu kadar kolay yapılabilmesinde eğitim sisteminin yetersizliği ve belli ölçüde cehaletin de önemli bir rol oynadığını belirtmek gerekir. Yine terörle mücadele gerekçesi ile masum vatandaşların köyleri boşaltılarak evleri yakılabilmekte, şehirler bir iç savaş görüntüsü verecek şekilde bombalanarak kentsel dönüşüm adı altında mülkiyet el değiştirmektedir.

Tarihin tanıklığıyla, kutsal devlet anlayışı, bu kutsalı suistimal etmek isteyen baskıcı yönetimlerin ve menfaatleri gereği onları destekleyen menfaat çevrelerinin, topluma tahakküm etmesini, muhaliflerini her türlü zorbalıkla ortadan kaldırmasını sağlayan, sadece diktatörün/otoriter yönetimin ve ekibinin menfaatlerine hizmet eden bayağı bir araçtan başka bir şey olmamıştır.

Oysa hukuk devleti ve insan haklarının gelişimi, güçlünün kolaylıkla zayıfı ezmesine engel olmak, gücün en üst seviyede temerküz ettiği bir organizasyon olan devletin zayıf olan bireyin haklarını ihlal etmesinin önüne geçmek, dolayısı ile adaleti ve hukuku tesis etmek gayesini takip etmiştir. Bugün devletlerin anayasaları, mülkiyet hakkı dahil, temel hak ve hürriyetleri tanımlamakta ve güvence altına almaktadır. Bunu yeterli görmeyen uluslararası toplum, uluslararası sözleşmeler ile de söz konusu hakları teminat altına alarak, bu hakları korumaya yönelik uluslararası mekanizmalar oluşturmuştur.

Önümüzdeki yazıda da ‘mülkiyet hakkının anayasal çerçevesi ve uluslararası sözleşmelerde mülkiyet hakkı’ konusunu ele alacağız.

 

 

[1] https://en.wikipedia.org/wiki/Magna_Carta

[2] Orjinali Latince olan Magna Carta’nın İngilizce çevirisi için bkz. https://www.bl.uk/magna-carta/articles/magna-carta-english-translation

[3] Bu kavramın kaynağının modern ekonominin babası olarak kabul edilen Adam Smith’e (1723-1790) dayandığı belirtilmektedir. Aslında İskoç aydınlanması olarak ifade edilen içlerinde David Hume’ün de bulunduğu bir grup filosofun/ekonomistin başını çektiği felsefi akımın bu yaklaşımın öncüsü olduğu söylenebilir. Bkz. Domènec Melé / César González Cantón, Human Foundations of Management, Palgrave Macmillan, 2014, s. 9-14.

[4]Weber’in bu konuda bir kitabı da bulunmaktadır: Max Weber, The Protestant Ethıc and the Spirit of Capitalism, Routledge, 2001.

[5] Ahmet Özkiraz, “Sabri F. Ülgener’de Zihniyet ve Geri Kalmışlık, Osmanlıdan Günümüze Yapısal Bir Çözümleme”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Dergisi No. 36, Mart 2007 (Online erişimi için bkz. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/5347 )

[6] Ahmet Güner Sayar, Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, Ötüken Yayınları, 2000, İstanbul

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram