Matryoşkalar ve düğümler

Matryoşkalar gibiyiz biz, hepimiz. Kendi içimizde ayrı, birbirimizle ayrı iç içe geçmiş; kendi parçalarımıza muhtaç ve mecbur, diğerlerinin parçalarını keşfetmeye hevesli ama bazen de çokça korkak ve yorgun.

ALİN OZİNİAN 06 Kasım 2022 GÖRÜŞ

“Küçücük bir bakışın
Çözer beni kolayca
Kenetlenmiş yapraklar gibi
Sımsıkı kapanmış olsam
.
.
.
Başedilmez o gergin
Kırılganlığınla senin
Her solukta sonsuzluk
Ve ölüm…”
E. E. Cummings (Türkçeye uyarlayan: Barış Pirhasan)

Aradığının ne olduğunu bilmeyen, nerede araması gerektiğini bilir mi?

Öğrenmenin en iyi yolu dinlemek değil, sormaktır. Peki ya anlamanın?

Biz, hepimiz… “diğerlerinden” fazla şey bildiğimizi sananalar misal, meselenin bilmek değil, olmak olduğunun farkında mıyız? Bilgiyi “içimize” yerleştirmenin gerekli ama yetersiz olduğunun, meselenin “onu” hissetmek, kabullenmek, yeniden üretmek olduğunun?

“Belirsizlikle barışma halidir biraz da mutluluk” diyorlar!

Hayatın ve getirilerinin; vereceklerimizin, alacaklarımızın, kaybedeceklerimizin, kazanacaklarımızın belirsizliğine tahammül edebildiğimiz ölçüde mutlu olabilmeye yelken açıyoruz belki de…

Belirsizlikten kaçmak için kendimizi koruyoruz, her insan yeni bir belirsizlik çünkü. Sınırlarımız ile koruyoruz kendimizi, sınırlarımız bizi korumak için var.

Duvarlar örüyoruz etrafımıza, güvenlik duvarları… O da deva olmuyor lakin, istemediklerimizin yanında istediklerimiz de dışarıda kalıyor. Seçilmiş bir geçirgenlik yaratabilirsek, netleşecek her şey, kolaylaşacak hayat, güneş yeniden ısıtacak bizi gibi geliyor.

Duvarlarımızda delikler açıp geçirgenliğe şans verdiğimizde, başkalarını tekrar tanımaya talip oluyoruz. Tanımak deyip geçmeyin, tam anlamıyla bir keşiften bahsediyorum…

Keşif zor, keşif yorucu, keşif riskli hatta ama çok da keyfli, çok da heyecanlı…

Büyük kara kutuyu bulup açarken duyduğumuz “buluyorum işte!” hissi, büyük kara kutunun içinden çıkan birçok küçük kara kutu ile nasıl da tarumar oluyor…

Matryoşkalar gibiyiz biz, hepimiz. Kendi içimizde ayrı, birbirimizle ayrı iç içe geçmiş; kendi parçalarımıza muhtaç ve mecbur, diğerlerinin parçalarını keşfetmeye hevesli ama bazen de çokça korkak ve yorgun.

Bu “insana yapılan keşif yolculuklarını”, matryoşkalar açmaya benzetiyorum ben. Açtıkça yeni bir renk bebek çıkıyor, bebeğin boyutu küçüldükçe üzerindeki işçilik kıymetleniyor. Açtıkça ilk bebekten gittikçe uzaklaşıyoruz, her yeni bebek sanki bizi “aslına” götürüyor matryoşkanın.

Her şeyin dışı ile içi arasındaki büyük uçurumun ve benzememezliğin korkunç bir sembolü olarak görüyorum ben matryoşkaları!

Keşif sırasında ilk gördüğünüz “şeyin”, aslında bambaşka bir “şey” olduğuna ikna oluyorsunuz!

En sonuncu bebeğe geldiğinizde, “İşte aslı bu!” diyorsunuz, görünen en büyük gerçek değil, aradaki diğer figürler gerçek değil! Ama orada da bir kafa karışıklığı yaşanıyor! Ya hepsi de “aslına” dairse!

Ya insanın içinde birçok insan varsa, farklı hayvanlar varsa, farklı periler, cinler, canavarlar, melekler varsa…

XIX. yüzyılın sonunda ortaya çıkan el yapımı ahşap bebeklere Rusça’da “matryoşka” diyorlar. Belirgin el ve ayak detaylarına yer verilmeyen oval görünümlü insan figürleri onlar.

Gövdesinin tam orta yerinden iki parçaya ayrılan ve içinden kendisinin gittikçe küçülen boyutlarının çıktığı görülen matryoşka bebeklerinin orijinalleri guaj boya ile Rusya’ya özgü motiflerle süsleniyor.

Matryoşka, bir kadın ismi olan Matryona’ya küçültme, şefkat eki getirilmesi ile bir cins isme dönüşüyor. Matryona isminin Latincede anne anlamına gelen mater sözcüğünden türetildiği düşünülüyor. İş düşündüğümüzden karışık kısaca.

Matryoşkaların Japon mitolojisinde yer alan yedi şans tanrısından biri olan bilge mutluluk tanrısı Fukurumu’ya dayandırıldığı düşünülüyor. Anlatıya göre, Tanrı Fukurumu’nun bütün ailesini bir araya topladığı düşüncesiyle ahşaptan yapılmış̧ çekik gözlü̈, bıyıklı, göbekli, sakallı ve kel olarak betimlenen el yapımı ahşap bebeklerden Savva Mamontov’a, Honsū Adası’ndan hediye getirilir.

Mamontov, Rus kültürüne uyarlama kararı alarak, “Çocuk Eğitimi” atölyesinde tornacı Vasiliy Zvyozdoçkin’e bu figürleri yaptırır, Rus ressam Sergey Vasilyeviç Malyutin ise boyama işlemini gerçekleştirir.

1900 yılında Paris’te dünya çapında düzenlenen bir fuarda “milli sanat” örneği olarak Rus matryoşkasının altın madalya kazanması ile dünya bu bebekler ile tanışır.

Malyutin, ilk Matryoşka’yı 1891’de yarattı. Tasarı son derece popüler olunca 1890’ların sonlarına gelindiğinde her yıl birkaç milyon bebek üretilmeye başlanmıştı.

Ihlamur ağacı, kızılağaç ya da akağaçtan üretilen bu bebekler, artık iç içe en az üç ya da beş figürden üretilse de, orijinallerde sayı yedi olmalı. 1913 yılında tornacı N. Bulıçyov Petersburg’da düzenlenen oyuncak fuarı için kırk sekiz figürden oluşan bir matryoşka yaptığı biliniyor.

Evde matryoşka bulunmasının o ev halkına mutluluk, iyilik, huzur ve refah getireceği inancı var. Uzun zamandır Rus matryoşkaları en çok tercih edilen hediyelikler arasında yer almakta. Sadece Rusya değil, SSCB’den ayrılan bağımsız devletlerin hediyelik eşya dükkanlarında 30 yıl sonra hala bu bebeklere ulaşmak mümkün.

Matryoşkaların sadece dekoratif ya da hediyelik bir ürün olmadığını, her şeyden önce döneminde çocuklar için, motor gelişimi sürecinde kavrama, sayı, renk ve eşleştirme becerilerini geliştirmede etkin katkı sağladığı düşünülen bir oyuncak olduğunu unutmamak lazım.

Matryoşkalara bakarak, insan dahil her şeyin sonsuz bölünebileceğini ve bütünlüğünü belki de istediği an yeniden geri kazanabileceğini düşünmek mümkün…

Bu bebeklerin içinden çıkan figürlerin birbirinin kopyası gibi görünse de, dikkatle incelendiğinde her birinin yüz ifadesi, giysilerinin deseni ya da rengi gibi birçok farklılık var.

İnsanlar da böyle; açtıkça içinden başka biri çıkıyor ve küçülüyor. Tam bulduğunuzu, artık tanıdığınızı sanıyorsunuz ki bir daha açılıyor. Daha küçük, daha minik, daha kırılgan, daha çocuk biri çıkıyor.

Matryoşkaları açmak kolay. Peki ya insanı? Kimleri açabiliyoruz? Bizi kimlerin açmasına izin veriyoruz?

Bize rağmen mi açıyorlar bizi? Yoksa bizi açmalarını mı bekliyoruz? Başkasının içinden çıkacakları bilmiyoruz, peki, kendi içimizden çıkanlar ile barışabiliyor muyuz görünce?

Bir gün çözülmek için mi bu düğümler? Biz mi atıyoruz bu düğümleri ruhumuza? Çözmek, çözülmek hevesi ile açtıkça kutuları ya daha çok düğümler, ya daha çok düğümlenirsek…