Kaşıkçı davasında Erdoğan neden Bin Selman karşısında diz çöktü?

ABD Başkanı Biden Ukrayna savaşı nedeniyle zor durumda olmasına rağmen Suudi Veliahdının talebini geri çevirdi. Erdoğan’ın “aynen 11 Eylül gibi 21. yüzyılın dönüm noktası” dediği Kaşıkçı cinayetini “kaç milyar dolara” kapatmaya ikna olduğunu ise muhtemelen Suudi Arabistan ziyaretinde öğreneceğiz.

ÖMER MURAT 19 Nisan 2022 HABER ANALİZ

Ukrayna savaşı Avrupa’da otokratik rejimlere yönelik bakış açısında ciddi bir değişime yol açtı. Çek uzman Ivana Karásková bunu şöyle anlatıyor: “Söylem şöyle olmaya başladı: Otoriter rejimlere iyi davranırsanız sizin için neticesi bu olur. Bu sadece Rusya değil, Çin için de geçerli.” Tespite rahatlıkla şunu da ekleyebiliriz: Bu Türkiye için de geçerli.

Tarih boyunca Batı ile Rusya arasında gerilimin yükseldiği dönemlerde Türkiye’nin Batı nezdindeki stratejik değeri artmıştır. Bu doğru olmakla birlikte daha önceki dönemlerden farklılaşan ciddi bir husus vardır: Bu kez Türkiye uzunca bir süredir Batı karşıtlığını ana siyasi söylemi haline getirmiş bir rejim tarafından yönetilmektedir. 19.yy’da Tanzimat devlet adamları Rus tehdidine karşı Avrupa korumasına girmeyi hedefleyen bir siyaset izliyorlardı. Soğuk Savaş’a girildiğinde Türkiye’de iktidar da, ana muhalefet de ülkenin Batı yörüngesinde kalması konusunda hemfikirdi. Evet, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanındaki sıkıntıları eskiden de Batı’da bir sorun olabiliyordu ama yönetici elitinin dış politikada stratejik yönümü Batı ittifakı içinde yer almak olarak belirlemesi bu sorunun gözardı edilebilmesine yol açıyordu.

Oysa bugün Türkiye tarihinin en ağır otokratik rejimlerinden biri tarafından idare ediliyor, öyle ki Erdoğan popülist otoriterliğe ilişkin dergi kapaklarında ve yazılarda fotoğrafına genellikle yer verilen sembol bir yüz haline gelmiş durumda…

Erdoğan önde gelen uluslararası haber dergilerinin kapaklarında sık sık dünyadaki diğer otokratlarla birlikte resmediliyor.

Bugüne kadar Putin’in Batı karşıtı tarih okumalarına, bu çerçevede geliştirdiği sert söylemlere iç siyasette “halkı uyutmak” için başvurduğu düşünülerek göz yumuluyordu. Genel kanaat bu şoven, popülist söylemlerin temel dış politika kararlarını etkilemeyeceği, Putin’in savunma ve dış siyaset söz konusu olduğunda pragmatik ve gerçekçi hareket ettiği şeklindeydi. Ukrayna’ya saldırısı tüm bu algılamanın yanlış olduğunu gözler önüne serdi. Otokratların Batı karşıtı söylemlerinin neticeleri olacağı ortaya çıktı. Ukrayna’ya saldırısı öncesi Putin’le Moskova’da görüşen Scholz bu yanılgıya dikkat çekti. Alman-Rus ilişkileri konusunda uzman bir tarihçi olan Stefan Creuzberger de Şansölye’yle benzer şekilde “Putin’in söylediklerini harfiyen anlamamız gerekiyordu” (Yani “iç siyasete yönelik açıklamalar” gibi yorumlara gitmeyip, söylediklerini olduğu gibi kabul edip ne anlama geldiğiyle yüzleşmemiz gerekirdi) diyor. Yahudi asıllı bir Fransız tarihçi olan ve Nazi rejimine karşı direnirken yakalanıp kurşuna dizilen Marc Bloch’un “Tarih bir bıçak gibidir: Onunla ekmek de kesebilirsin, adam da öldürebilirsin” sözü vardır. Batı’nın şovenist tarih söylemlerinin tatsız neticelerinin kaçınılmaz olduğu gerçeğini yeniden hatırlamış bulunduğu görülmektedir. Bu ortamda Erdoğan’ın özellikle seçim sathı maillerinde dozunu artırdığı Batı karşıtı söylemlerine çok daha farklı yaklaşılacaktır.

İşte tam bu konjonktürde Türkiye’nin Kaşıkçı cinayetini, dava dosyasını Suudi Arabistan’a göndererek kapatma kararı alması Erdoğan rejiminin kuvvetler ayrılığının işlemediği katıksız bir otokrasi olduğuna dair imajı iyice pekiştirdi. Suudi muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’da Suudi konsolosluğunun binasında Suudi Arabistan’dan gelen bir suikast timi tarafından katledildikten sonra cesedinin parçalara ayrılarak yok edildiğini dünyaya duyuran Türkiye’ydi. Daha sonra cinayetin Suudi Veliahdı, fiili lideri Muhammed bin Selman’ın emriyle işlendiğini gösteren bilgi ve kayıtları başta CIA olmak üzere önde gelen Batılı ülkelerin istihbarat örgütleriyle paylaştı. Başta cinayeti tamamen reddeden Suudi rejimi, Türkiye’nin bu hamleleri sonrasında Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldürüldüğünü kabul etmek zorunda kaldı.

Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’na girerken güvenlik kamerasının çektiği son görüntüsü. Bir daha kendisinden haber alınamayacaktı.

Erdoğan başından itibaren cinayetin sorumlusu olarak Bin Selman’ı isim vermeden suçlayan açıklamalarda bulundu. “Unutulmamalıdır ki bu cinayet Türkiye toprakları içinde gerçekleşti. Kimse bu meselenin kapatılacağını aklından dahi geçirmesin” dedi. Kaşıkçı’nın makalelerini yayınlayan Washington Post’a yazdığı yazıda emrin Suudi üst makamları tarafından verildiğini belirtti. “Bunun failinin kim olduğu bana göre belli. Biz ses kayıtlarından şunu da öğrendik, gelenlerin içinde şu andaki Veliaht Prens’in en yakınında olanlar bu işin aktif rol üstlenicisi. Aldığı talimatı yerine getirenler orada. İpe un serdiler, bilgiyi İstanbul Başsavcısı’na vermediler. Çünkü fail ortada, bunu biliyorlar.” dedi. Orada da durmadı “Veliaht Prens dedi ki, ‘Cemal Kaşıkçı başkonsolosluktan çıktı’. Bunlar dünyayı enayi zannediyor.” dedi.

Neticede Erdoğan “enayi” rolünü oynamayı kendisine ve Türkiye’ye layık gördü. Aynen beş yıldır 15 Temmuz darbe girişiminin finansörü olarak gösterdiği Birleşik Arap Emirlikleri’yle ilişkileri 10 milyar dolar karşılığında normalleştirmekten çekinmemesinde görüldüğüne benzer bir gelişme yaşandı. (Bundan sonra artık darbeyle ilişkilendirerek hala hamile ev kadınlarını tutuklatmaktan utanarak vazgeçmesi gerekirdi ama ne gezer!)

Erdoğan’ın “uluslararası düzene ciddi bir tehdit”, “aynen 11 Eylül gibi 21. yüzyılın dönüm noktası bir hadise” diye bahsettiği Kaşıkçı cinayetini “kaç milyar dolara” kapatmaya ikna olduğunu muhtemelen Suudi Arabistan’a önümüzdeki haftalarda gerçekleştirmesi beklenen ziyarette öğreneceğiz. AKP lideri bu yılın hemen başında Şubat ayında Suudi Arabistan’a gideceğini duyurarak “Beni Şubat’ta bekliyor. Söz verdi.” demişti. Fakat ne hikmetse bu ziyaret gerçekleşmedi. Böylece Erdoğan’ı Riyad’da kimsenin beklemediği, ziyareti asıl “bekleyenin” kendisi olduğu da iyice anlaşılmış oldu.

Suudi Arabistanın İstanbul Başkonsolosluğu önünde Ekim 2018’de düzenlenen gösteri… Protestoya dönemin AKP Dış İlişkilerden ve İnsan Haklarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay da katılmıştı.

Erdoğan Kaşıkçı cinayetini dünyada “ifade özgürlüğünün savunucusu” rolünü oynamak için de bir fırsat olarak görmüştü. Türkiye’yi dünyada Çin’den sonra en fazla gazeteci tutuklayan ülke haline getiren birinin bu rolünde hiç samimi olmadığı belliydi. Kaşıkçı davasının kapatılması bu gerçeğin de uluslararası kamuoyunda daha iyi görülmesini sağladı. Bugüne kadar Erdoğan’ı eleştirmekten kaçınan kimi Müslüman yazarlar da ilk kez Türkiye’de demokrasinin “çöpe atıldığından” bahseden yazılar yazdı.

Erdoğan’ın ekonomik açıdan zor durumda olduğu için böyle bir tavizde bulunmak zorunda kaldığından bahsederek durumun vahametini azaltabileceğini, Batı kamuoyunun meseleye daha anlayışla yaklaşmasını sağlayabileceğini sananlar yanılıyor. Çünkü Erdoğan ülkesi için yüz kızartıcı olan bu tavizi Suudilere verirken, ABD Başkanı Joe Biden zor durumda olmasına rağmen aynı talebi geri çevirdi. Putin’in Ukrayna’ya saldırması sonrası dünyada enerji fiyatlarının artışı Biden yönetimini ciddi sıkıntılara soktu. ABD’de benzin fiyatlarının artış oranıyla, seçimlerde iktidardaki partinin oy oranının düşüşü arasında doğrudan bağlantı olduğunu gösteren bilimsel araştırmalar bulunmaktadır. Biden bu nedenle petrol fiyatlarındaki yükselişi durdurabilmek için Suudilerden üretimlerini artırmasını talep etti. Biden için Rus petrolüne ambargo uygulamanın arefesinde bu tür bir üretim artışını temin etmek kritik önemdeydi.  Suudi hükümeti bu talebe ancak Veliaht Prens Bin Selman’a Kaşıkçı cinayeti çerçevesinde ABD’de yargılanmaması için hukuki dokunulmazlık bahşedilmesi halinde olumlu yanıt vereceklerini söylediler. Biden Yönetimi Rusya (ve Çin’deki) otokratik rejimlere karşı insan hakları ve uluslararası hukukun üstünlüğünü önceleyen demokratik dünyanın lideri rolüne soyunmuşken böyle bir tavizde bulunmanın ABD’nin itibarını yerle bir edeceğinin farkında olarak bu teklifi reddetti.

Haziran 2021’deki NATO Zirvesi’nde ABD Başkanı Biden ve Erdoğan ayaküstü görüşürken…

Biden da siyasetçi, onun partisinin de önünde kazanması gereken kritik seçimler var, ABD’de de halk Türkiye’deki gibi benzin fiyatlarının artmasına tepki gösteriyor. Yine “davanın Suudiler işbirliği yapmadığı için zaten ilerlemediği” mazereti ABD’deki davalar için de geçerli… Yani ABD’deki mahkeme muhtemelen Biden’ı eskitecek kadar yıllarca sürecek, neticede Bin Selman’a karşı alacağı olası kararların uygulanması kolay olmayacaktır. Biden “davanın çabuk sonuçlanması ve suçluların cezalarının infaz edilebilmesi mümkün değil, Rusya’yla kapışırken bu küçük meseleyi ayağımıza dolamayalım, Bin Selman’ın istediğini verip petrol fiyatlarında biraz düşme sağlayarak seçmen nezdinde popülerlik kazanmaya bakayım” diye düşünebilirdi… Aynen Erdoğan gibi… Ama bunu yapmayı uygun bulmadı. Öte yandan bunu yapmaya kalkmış olsaydı bile ABD’de kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri güçlü işletildiği için ne derece başarılı olabileceği de şüphelidir.

Burada (tüm sorunlarına rağmen) gerçek bir demokrasi ile popülist bir otokrasi arasındaki fark iyice ortaya çıkmaktadır ve Batı için bu fark Putin’in Ukrayna’ya saldırısı sonrası çok daha fazla önem kazanmıştır.

İlkesiz bir dış politikanın yol açtığı itibar kaybını “Dünya beşten büyüktür” gibi tumturaklı laflarla, müzik kaseti gibi kendi fotoğrafını kapağına bastırıp beş dile çevirttiğin kitaplarla kapatmak mümkün değildir.