Şebnem Korur Fincancı: TSK neden üzerine alındı, izin vermeyen Irak Kürdistan’ı

Irak'ın kuzeyinde kimyasal silah kullanıldığı iddiaları nedeniyle Erdoğan'ın hedef aldığı, hakkında soruşturma başlatılan TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı Kronos'a konuştu: İncelemelere izin vermeyen Irak Kürdistan yönetimi. TSK neden alıngan davranıyor?

SELAHATTİN SEVİ 25 Ekim 2022 SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, kimyasal silah kullanımıyla ilgili bir tartışma olduğunu ama tartışmanın doğru bir yerden yürütülmediğini söyledi. (FOTOĞRAFLAR: SELAHATTİN SEVİ)

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında TSK’nın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) topraklarında sürdürdüğü operasyonlarda kimyasal gaz kullanıldığı iddialarına ilişkin ifadeleri nedeniyle soruşturma açıldı. Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Korur Fincancı’yı hedef alarak “Türk Tabipler Birliği Başkanı ile ilgili yargı harekete geçmiştir. Hem bu kişiyle, hem bu kurumla ilgili adımlar atılacak. Bakanlarımıza, Tabipler Birliği başta olmak üzere meslek örgütlerinde yeni yapıya geçilmesine yönelik mevzuat çalışmalarının hızlandırılması talimatı verdik.” dedi.

Şebnem Korur Fincancı, Türkiye’de kimyasal silah kullanımıyla ilgili bir tartışma olduğunu ama tartışmanın doğru bir yerden yürütülmediğini söyledi.

Skype bağlantısıyla görüşlerini paylaştığı bir yayındaki sözleri nedeniyle “terör örgütü propagandası yapmak” ve “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama” gibi suçlardan soruşturması devam eden Korur Fincancı, Kronos‘un sorularını yanıtladı.

Kimyasal silah iddiaları nedeniyle hakkınızda yeni bir soruşturma açıldı. Ne söylediniz, nasıl anlaşıldı, tartışmanın geldiği nokta nedir?

Kimyasal silah kullanımıyla ilgili bir tartışma var ama tartışma doğru bir yerden yürütülmüyor ne yazık ki. Bir grup kimyasal silah kullanıldığını ifade ediyor. Bir grup da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asla böyle yapmayacağını ve bizim Türkiye Cumhuriyeti’ne iftira attığımızı ifade ediyor. Bu tartışma Medya TV yayınına katılmamla başladı. Skype üzerinden katıldım, Berlin’deydim. Daha önce izlediğim videolar vardı. IPPNW’dan (Nükleer Savaşın Önlenmesi için Hekimler) meslektaşlarımız vardı. Bir rapor çıkmıştı ve birtakım deliller tartışılıyordu. Kimyasal silaha da dair doğrudan bir veri olmadığını ama dolaylı delillere rastladıklarını aktarıyorlardı. Irak Kürdistan Yönetimi izin vermemişti incelemeler yapmalarına, onu tartışıyorlardı. O bilgilerle ben yayına katıldım. Videoyu göstermişler ne yazık ki ve “biz haber merkezi olarak gösterme kararı aldık” dediler. Ben de “keşke bu görüntüleri göstermeseydiniz” dedim. Çünkü biliyorum nasıl olduğunu görüntülerin. “Toplum açısından çok örseleyici böyle görüntülerin izlenmesi” diye de ifade ettim. Bu yanlış, yayıncılık açısından, toplumu önemsemeyen bir açıklama tarzı diye düşünüyorum. Sonrasında da o görüntüleri daha önce de izlediğimi ve birtakım belirtiler olduğunu, kişilerde istemsiz hareketler olduğunu, sinir sistemini etkileyen bir kimyasal kullanımının söz konusu olabileceğini ama bunun için bir araştırmaya ihtiyaç olduğunu… Hem ölüm meydana geldiyse Minnesota Protokolü çerçevesinde otopsinin yapılması ve uluslararası sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmesinin şart olduğunu ve bağımsız heyetlerin inceleme yapabilmesine olanak sağlanması gerektiğini ifade ettim.

Fakat öyle anlaşılmadı, tartışma nasıl devam etti?

Sanki “Kimyasalı kanıtladım ben. İşte elimde de delilim” demişim gibi bir tartışmaya döndü. Videolar nasıl tanı koyduğuma dair bir tartışma yürüdü. Oysa tabii ki biz adli tıp uzmanları olarak her zaman olgulara doğrudan ulaşma olanağına sahip olmuyoruz. Birçok olguda, videolar, fotoğraflar da dolaylı deliller olarak, kesin deliller değil ama dolaylı deliller olarak tartışmamız, bizim adli tıp bakış açısıyla eğer bir belirti varsa onu görünür kılmamız açısından önemli oluyor. Ama hiçbir zaman bununla ilgili de kesin birtakım sözler söylemiyoruz zaten eğer elimizdeki bu dolaylı birtakım veriler söz konusuysa. Ama bir araştırmanın başlatılması, bağımsız bir araştırmanın başlatılması için ön adım oluyor bu tür tartışmalar. Burada önemli olan bence Türkiye’deki yurttaş bilinciyle ilgili. Türkiye’de bir yurttaş bilinci yok ne yazık ki, teba algısı var. Her koşulda koşulsuz biçimde devletine biat etme davranışı var. Oysa, devlet bir organizasyon. Yurttaşının sağlığı için, yurttaşının esenliği için, yurttaşının yaşam hakkı için oluşturulmuş bir organizasyon devlet. Ve o organizasyonda bulunan kişilerin devlet kimliği adı altında organizasyonu insanlıktan yana düzenlemesi beklenir.

“HEKİMLERİN SORUMLULUKLARI VAR”

Eğer böyle bir düzenleme yapmamışlarsa hatta tam tersi bir uygulama içerisindeler ise de hesap verebilir olmalılar. Hak öznesi olan insan ve yurttaş, aslında bunu söyler ve hekim olarak şunu söylemeliyim, biz hekimlerin tabii ki toplum sağlığına ilişkin sorumlulukları var, yurttaşın devleti denetleme sorumluluğu var. “Bu organizasyon doğru mudur, bir hak ihlali yapıyor mudur” sorularını tabii ki yurttaş tartışabilmeli. Yurttaşın yanı sıra tüm demokratik kitle örgütleri, emek örgütleri, meslek örgütleri tartışabilmeli ki, devlet organizasyonu yaşamdan, insandan yana tutum alma konusunda kendisini denetleniyor gibi hissedebilsin ve ona uygun davranabilsin. Devlet ve milletin kurumları kutsal değiller, tartışılamaz değiller, “asla suç işlemez” denemez devletlere. Yoksa zaten bu uluslararası sözleşmeler olmaz, devletler suç işleme eğiliminde oldukları için bu organizasyonlar var. Onlar suç işleyemesin diye uluslararası sözleşmeler oluşturulmuş durumda. İnsan hakları kavramı gündeme gelmişti. Bunu ifade ediyoruz. Tabii orada sanki ben Türk Silahlı Kuvvetleri’ne laf söylemişim gibi bir algı var. Oysa, örneğin, incelemeye izin vermeyen Kuzey Kürdistan yönetimi. Dolayısıyla ben herkesi sorumlu kılıyorum.

“NEDEN ALINGAN DAVRANIYORLAR?”

Orada bir örgüt var, o örgüt birtakım görüntüler ortaya yayıyor. Bu arada ama raporda da birtakım bidonlar var içinde gaz oluşumu sağlayabilen. Oradaki o bidonların kime ait olduğunu da bilmiyoruz. Dolayısıyla ben sadece sorumlular hakkında işlem yapılabilmesi için etkili bir soruşturma yürütün diyorum ama kendi üzerilerine alıyorlar. Tabii bu kendi üzerine alma bu sefer şöyle bir soru işareti oluşturuyor, ya suçlu oldukları için mi bu kadar alıngan davranıyorlar? Bunu da tabii ben kamuoyunun takdirine bırakırım doğrusu.

“TÜRKİYE’DE OLSAM DA AYNI ŞEYİ SÖYLERDİM”

Türkiye’de ne ile karşılaşacaksınız? Bir sürpriz bekliyor musunuz?

Türkiye’de de olsam benzer bir durumda bana mikrofon uzatsalar ben yine düşüncemi, orada değerlendirmemi sunarım, herkesle de paylaşırım ayrıca “Bunlar kimlerdir?, Bana bu mikrofonu kim uzattı?, Kamera kimin elinde? diye bakmam ben. İfade özgürlüğü diye bir durum var, herkesin haber alma hakkı var. Dolayısıyla burada da, orada da ben, ne gördüysem onu söyleyeceğim zaten. Ha gördüklerimi yanlış diye değerlendirebilirler ama gördüklerimi bir suça dönüştürme hakları yok. Bu bir suç değil. Çünkü ben adli tıp uzmanıyım, bu alanda çalışıyorum. Ağır insan hakları ihlalleri ve işkence çalışan bir adli tıp uzmanıyım yıllardır dünyanın her yerinde. Dolayısıyla bana soru sorulunca benim kendi uzmanlık alanım itibariyle söylerim. Ha Türkiye’de sürpriz… Türkiye’de her şey sürpriz bence. Benim elimi kolumu sallayarak girmem de bir sürpriz olur. Uçağa kadar gelip beni almaları da bir başka sürpriz olur. Ama sürprizlere alışığız biz Türkiye’de. Öyle yaşıyoruz çünkü belirsizlikler ülkesi Türkiye.

“KORKU AĞI OLUŞTURULMUŞ, İNSANLAR SUSUYOR”

Gülşen’i tutuklayıp sonra ev hapsine koyup sonra da şimdi adli kontrol ile yurt dışına çıkışını yasaklamış olmaları da bir sürpriz, bir belirsizlik. Bir şarkıcı için niye böyle bir uygulama yapıyor? Hani bir tweet atar, yurttaşın için de sürpriz. Hakkında tahkikat olması, gözaltına alınması, tutuklanması… bu belirsizliği yarattıklarında aslında bir korku ağı da oluşturmuş oluyorlar toplumda ve toplum susuyor. En büyük risk budur. Toplumda susma hali ve hakları için ayağa kalkıp mücadele etme gücünü bulamama hali yaratmış oluyorlar böylece. Bu çok tehlikeli aslında, bu zaman içinde içimize kapanmamızı, bir arada olma becerimizi yitirmemizi ve toplum olma vasfımızı asıl olarak yitirmemize olanak sağlıyor.

“Sansür yasası” mevcut durumu daha da kötüleştirebilir mi? Bilinmezlikleri ve belirsizlikleri tetikleyebilir mi?

Şimdi tabii adına Dezenformasyon Yasası dedikleri ama aslında bir sansür yasası olan yasa ile karşı karşıyayız. Gerekçelendirmede çok ciddi sorunlar var. İlk tartışmalar sağlık alanında başladı. Özellikle sağlık alanında buna ilişkin bir düzenleme vardı ve dolayısıyla aslında yapmadıkları, o bütün salgın sürecinde dezenformasyon yaratan hesapları, kişileri hiçbir şekilde takip etmedikleri ve bunları engellemedikleri koşullarda “bu bize dönük bir düzenleme” diye düşünmeden edemiyor insan Türk Tabipleri Birliği olarak. Çünkü biz bütün salgın boyunca toplumu aydınlatabilmek için elimizden geleni yaptık Sağlık Bakanlığı’nın paylaşmadığı verileri, sahadan derlediğimiz verilerle hakikate ulaştıracak boyuta getirip kamuoyuyla paylaşıp uyarılarımızı yerine getirdik. Dolayısıyla toplumda doğru veriyi, hakikate ulaşma çabası içinde olanlara yönelik bir sansür yasası olarak tanımlamak mümkün bunu.

“HAKİKATİN OLMADIĞI YERDE KOMPLO TEORİLERİNE ALAN AÇILIR”

Tabii öyle olunca da herkes bir adım daha geri çekilecek zaten yerince geri çekilmiş durumda ve susacak bu koşullarda. Hakikatin ortaya çıkması çok zorlaşacak. Hakikatin olmadığı yerde komplo teorilerine alan açılır. Biz salgında onu gördük, hakikatin olmadığı yerde komplo teorileri oldu. Komplo teorileri oluşturulan ve toplumu korkuya sevk edenler hakkında hiçbir işlem yapılmazken, Türk Tabipleri Birliği her gün terörist olmakla suçlandı. Biz sağlık verisi de paylaşsak, meslektaşlarımızın özlük hakları için mücadele ediyor da olsak devletin işlediği iddia edilen suçların araştırılması için talepte de bulunsak, her koşulda teröristiz diyebilirim ben. Sansür yasası hepimizi daha da terörist kılacak.

En büyük dezenformasyonu iktidar çevrelerin yaptığına dair yaygın bir kanaat var. Bu yasa onlara uygulansa en büyük mağduru belki de kendileri olur, ne dersiniz?

Evet… tabii ki. Şöyle, bu kadar dezenformasyon yayan, bilgiyi paylaşmayan, gizleyen, vak’a, hasta ayrımı yaptılar. 2020’nin temmuz ayında bir anda vak’alar, hasta oldu. “Hastalar, vak’a değildir.” dendi. Sonra aralık ayında bir gecede bir milyon vak’a bildirmek zorunda kaldılar ellerinde biriken vak’aları dağıtabilmek için. O nedenle, hani, dezenformasyonu zaten asıl yapanlar ne yazık ki bu siyasi otoritedir. İşletilirse hakkıyla ve hakkaniyetle onlar yargılanacaktır, biz değil.

“HASTA MAHPUSLAR, BAĞIMSIZ DEĞERLENDİRİLMİYOR”

Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri konulu konferansta da belirttiniz, cezaevlerinden sağlıklı bilgi edinmek de zorlaştı. Mahpusların çok farklı sorunları var. Sizce en önemlileri neler?

Cezaevleri tabii çok ciddi bir sorun gerçekten. Hasta mahpuslar açısından özellikle çünkü sağlığa erişimle ilgili ciddi sınırlamalar var. Cezaevi içinde hekime ulaşabilse bile dışarıya, bir başka hastaneye sevk edildiğinde, gidiş süreci ve hastanede karşılaştığı muamele çok onur kırıcı. Kelepçeli muayeneye zorlanıyorlar, konunun içeride olduğu koşullarda mahremiyet ihlali gerçekleştiriliyor. Ve tabii ki onun yanı sıra, bağımsız değerlendirilme olanaklarından yoksun hasta mahpuslar. İleri derecede hasta olanların, cezaevinde kalabilme olanağı olmayanların değerlendirilmesi tek bir kurumun ifadesine bağlı. O tek kurum Adalet Bakanlığı’nın bağlı kuruluşu yani cezaevlerinin de bağlı olduğu bakanlık. Dolayısıyla tarafsız değil, bağımsız değil. Nesnel değerlendirme yapabilme olanakları tartışmalı. Ama insanlar buna rağmen cezaevlerinde ölmeye devam ediyorlar. Geçtiğimiz 10 ayda 60’ın üzerinde insanın cezaevinde hayatını kaybettiğini ifade etmişti Özgürlükçü Hukukçular’dan bir avukat arkadaşımız Berlin’deki toplantıda. İnsan Hakları Derneğimizin verileri var. Son bir ay içinde 10’un üzerinde insanın hayatını yitirdiği ve intihar olgularının sık karşımıza çıktığı bilinen bir gerçek. İntihara zorlama gibi bir durumdan söz ediliyor. İşte jilet verme, işte çarşafı böyle yap diye intihar yolları tarif etme gibi ciddi sıkıntılardan söz ediliyor. Bunların her birinin bağımsız araştırmalara ihtiyacı var. Bizim ceazevi izleme kurullarımız var ama bunlar tabii ki bağımsız olduğunu söyleyebilme olanağı çok sınırlı. Dolayısıyla kamu otoritesinin görevlilerinde bağımsız organlardan, meslek örgütlerinden de temsilcilerin etkili bir şekilde temsil edilmesi gerekiyor oralarda ve insan hakları örgütlerinin asıl gözlem yapabilme olanağının olması gerekiyor.

Başta KHK’lılar olmak üzere cezaevinde ve cezaevi dışında intiharların artmasını neye bağlıyorsunuz?

Tabii bir belirsizlik rejimi var Türkiye’de ve haklar ellerinden alınmış insanların. İnsanlar açlığa, yoksulluğa, yokluğa terk edilmiş durumda. Bütün bu çaresizlikler yani çaresizlik duygusu yaşanan bu tablo kaçınılmaz olarak insanlarda umutsuzluk ve bu umutsuzluk da intihara doğru bir gidişe neden olabiliyor. Mutlaka destek alması gerekiyor insanların, mutlaka insanlara yeniden insanlıktan çıkarma davranışı yerine, bir hak öznesi olduklarını hatırlatmamız gerekiyor hep beraber.

“SOSYAL DAYANIŞMA, İNSANLARA YARDIM KRİMİNALİZE EDİLİYOR”

Derin bir yoksulluğun olduğu Türkiye’de cezaevindeki ve dışındaki insanlara yardımlar da soruşturma konusu oluyor. Dayanışma iddiaları nedeniyle 704 kişiye gözaltı kararı verilmesi bunun son örneği. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizi ayakta tutan aslında toplumsal dayanışmadır. Tabii ki bu toplumsal dayanışma birbirimizi desteklemekle, zor durumda olan insanları o zor durumdan çıkartmakla mümkün ama ne yazık ki bu dayanışma kriminalize ediliyor Türkiye’de. Dayanışma kriminalize edilirken, insanlar, sadaka kültürüne mahkum ediliyorlar ne yazık ki. Sadaka kültürü üzerinden de bir rıza üretiyor siyasi otorite. Çünkü başka hiçbir çaresi kalmadığı için o sadakaya mahkum oluyor insanlar ve o sadakayı verene de rıza devşirmiş oluyor sadakayı veren.

YouTube’dan izlemek için tıklayınız.
Facebook’tan izlemek için tıklayınız.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram