‘Muhalefetin ‘armut piş ağzıma düş’ tarzındaki siyaseti intihar eşiğidir’

İktisatçı Dr. Büyükkarabacak, AKP’nin 20 yıllık ekonomi yönetimini ve vardığı yeri Kronos’a değerlendirdi: Ücret artışlarının, EYT gibi hamlelerin karşılık üretmeyeceğini düşünmek yanlış. İktidar elindeki sınırlı mermiyi seçim sathı mailine girilirken yaylım ateş şeklinde etkili olabilmek adına kullanıyor.

ÖZLEM ERGUN 23 Ocak 2023 SÖYLEŞİ

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin “Hani hep hayal edersiniz ya, şöyle, ‘Bir uyusam da altı ay sonra uyansam’ diye. Bir uyuyun, altı ay sonra uyanın Türkiye’de. Çok farklı noktalarda olacağız” demesinin üzerinden iki 6 aydan fazla zaman geçti ve varılan yer ülke tarihinin en derin ekonomik krizi oldu.

Temel ekonomik göstergelerden olan enflasyon, resmi rakamlarla bile yüzde 85’e dayandı; TL’deki değer kaybı 2022 yılını yüzde 30 kayıpla tamamladı. İstihdam, üretim, ihracat ve cari fazla üzerine kurulduğu ifade edilen ve bir tür vaatler toplamını da içeren AKP’nin ‘yeni ekonomik programı’nın geldiği yerde vaat edilenin tam tersi bir tablo ortaya çıktı.

AKP iktidarı boyunca muazzam bir gelir ve servet transferi gerçekleştiğini halen de gerçekleşmeye devam ettiğini, yoksulluğun derinleştiğini, orta sınıfların birikimlerinin büyük bir hızla eridiğini söyleyen iktisatçı Dr. Mert Büyükkarabacak, “Enflasyonun bilinçli bir biçimde belki de belli oranlara çekilmesi bu soygunun manivelası olarak kullanıldı” değerlendirmesini yaptı.

“Bugün tek amaç seçimleri atlatabilmek, sonrası için de mükemmel bir fırtınanın hazırlandığı açıkça görülüyor. Kuru ve faizleri belirli sınırlar içinde tutmanın ağır bedeli birikiyor” diyen Büyükkarabacak’la AKP’nin 20 yıllık ekonomi yönetiminin dönüm noktalarını, sonuçlarını ve iktidar tarafından ‘başarı hikâyesi’ olarak pazarlanan bugünkü ekonomik tabloyu konuştuk.

SERMAYEYE YÜKSEK KARLILIK OLANAKLARI SAĞLANDI 

AKP’nin 2003-2013 arası görece ‘başarılı’ kabul edilen ve  ‘cilalı/hormonlu’ diye de tabir edilen döneminin dünya ve Türkiye açısından karakteristik ekonomik koşulları nelerdi?

AKP’nin iktidara geldiği yıllarda AB aday üyeliği ile de desteklenen dış konjonktür, ülkeye çeşitli ölçeklerde sermaye akışını hızlandıracak koşulları mümkün kılıyordu. Türkiye’ye 1923-2004 arasındaki 81 yılda toplam 15,4 milyar dolar tutarında yabancı sermaye yatırımı girmişken 2005-2008 yılları arasında 71,5 milyar dolarlık yabancı sermaye yatırımı gerçekleşti (Eğilmez, 2022: 69). Kemal Derviş eliyle gerçekleştirilen reformlar ve bankacılık sistemiyle ilgili düzenlemeler de yabancı sermayeye yüksek karlılık olanakları sağlayan hamleler olarak dış yatırımlar açısından çekim gücü yarattı.

1990’lı yıllarda hem bürokrasi içindeki direnç hem de işçi sendikalarının örgütlü gücü tarafından büyük oranda engellenebilen özelleştirmeler de AKP’nin ilk yıllarında hızla hayata geçirildi. Siyasal İslam’ın işçi sınıfının belli kesimleri üzerindeki hegemonyası bu anlamda sermaye adına 1980 sonrasında bir türlü gerçekleşemeyen özelleştirmelerin gerçekleştirilebilmesini mümkün kıldı, özelleştirmeler de işçi sendikalarının toplumsal süreçlere etkisini büyük oranda azalttı.

AKP-MHP ittifakının bugün yaşanan büyük toplumsal buhrana işçi sınıfı tarafından yaygın ve örgütlü bir dirençle karşılaşmamasını o günlere götürebileceğimiz bir olaylar zinciriyle anlamlandırmak mümkün. Oysa 12 Eylül sonrasında kendisine dikensiz gül bahçesi sunulmuş olan Özal’ın iktidar bloğu 1989 ‘da başlayan ve Zonguldak yürüyüşüyle zirveye ulaşan işçi hareketleri tarafından çatlatılmıştı.

AKP, IMF’YE KARŞIYMIŞ GİBİ BİR GÖRÜNTÜ VERDİ ANCAK…

Önemli oranda yabancı sermaye girişi Türk Lirası’nda büyük çaplı bir değerlenmeye yol açtı. Bu aşırı değerlenme ise ihracatı baskılarken ithalatı körükledi. 2002 seçimlerinde AKP IMF programına karşıymış gibi bir görüntü verdi ancak Derviş-IMF-Dünya Bankası politikalarını harfiyen uygulamaya devam etti. O yüzden AKP’nin ilk yıllarının en belirgin ekonomik sorunu olarak cari açıklar öne çıkıyordu. O dönemin liberal iktisatçılarının yüksek cari açık eleştirilerine verdikleri yanıtlar ise cari açığın sürdürülebildiği, finanse edilebildiği oranda yapısal bir sorun teşkil etmediği yönündeydi.

Oysa ucuz ithalat diğer birçok Güney Avrupa ülkesinde de görüldüğü gibi çok erken bir sanayisizleşmeye yol açtı. İmalat sanayisinin GSYH içerisindeki payı yüzde 23.3 iken 2010’da bu pay yüzde 15.1’a kadar geriledi ve 2010’lu yıllarda yüzde 16-17 arasına yerleşti (Orhangazi, 2020: 152). Bu erken sanayisizleşme aynı zamanda ara mallarında da dışarıya bağımlı bir üretim yapısı yarattı.

O yüzden ortaya çıkan bu yapıdan dolayı ihracatı artırmak için gerçekleşen üretim artışları Türkiye’de biraz da ironik bir biçimde cari açıkları büyüten etkiler ortaya çıkardı. Her büyüme dönemi yüksek cari açığa, yüksek cari açık kurlar üzerinde basınca, kurlar üzerindeki baskıysa faiz artışlarına ve ekonomik yavaşlamaya sebep oldu.

TÜRKİYE KIRLARI, AKP TARAFINDAN BOŞALTILDI

Bir de ‘tarım politikaları’ var. Türkiye, tarımsal üretimde kendine yeten ülke konumundan çıkıp ithalatçı ülke konumuna nasıl geldi, sonuçları neler oldu? 

Tarımın da Dünya Bankası tarafından dayatılan “siz üretim yapmayın biz size ödeme yapalım” politikalarıyla baskılanması tarım ve sanayi sektörleri küçülen ortaya çıkan yeni istihdamın büyük oranda hizmetler sektöründeki verimsiz işler tarafından yaratıldığı bir ekonomi sonucunu verdi.

Türkiye kırları AKP tarafından boşaltıldı, tarımın milli gelir içindeki payı 1998’de yüzde 12,5’ten 2018’de yüzde 6,1’e geriledi. Ekilebilir toprakların giderek azalması, tarımda genel olarak net ithalatçı konumuna gelinmesi, tarımsal üretimin ihtiyaç duyduğu tohum ve gübre gibi girdilerde dış bağımlılık küresel iklim krizi derinleşirken gıda tedariki açısından alarm vericidir.

BANKACILIK DÜZENLEMELERİYLE KOLAY BORÇLANMA

Yabancı sermaye girişinin Türk Lirası’nda değerlenmeye yol açtığını belirttiğiniz dönemde toplumun en azından bir kesiminde yaratılmış bir tür ‘refah’ yanılsaması da var. 

Bugün Türkiye ekonomisinin büyüklüğü dolar bazında bundan 15 yıl önceki seviyelerinde. Değerli Türk lirasının yanı sıra bankacılık sisteminin dönüşümü sonrasında halkın hayatına çok daha fazla giren bankacılık sisteminin yarattığı kolay borçlanma olanakları geniş kesimlerde temeli olmayan bir refah duygusu yarattı. AKP bu durumun ürettiği rızayı kendisine karşı özellikle devlet içerisinde direnç gösteren kesimlerin tavrını etkisizleştirmek için kullandı.

Dolayısıyla özellikle 2007 sonrasında hızlanan rejim değişimi, ucuz dış kaynak ve değerli Türk Lirası ikilisinin yarattığı toplumsal rıza desteği olmaksızın gerçekleşemezdi. Küresel merkezleri vuran 2009 krizinden sonra da ABD ve AB Merkez Bankalarının piyasaları ucuz kaynağa boğma politikaları devam etti. Bu sefer akan dış kaynaklar ise inşaat sektörüne yönlendirildi ve kentsel rant yaratımı üzerinden bir sermaye birikim rejimi hayata geçirildi.

UCUZ DIŞ KAYNAK BİTTİ, TÜRKİYE İÇİN BİR DÖNEM KAPANDI

2003 yılından itibaren yaptığı düzenlemelerle sermayeye büyük olanaklar sağlamış diğer taraftan yine bir tür ‘refah’ balonu yaratmış AKP, bu tabloda toplumsal rızayı ne zaman/nasıl kaybetti? 

Gezi’nin de yaşandığı 2013 ise ucuz dış kaynak konjonktürünün sona erdiği bir yıl aynı zamanda. ABD Merkez Bankası Başkanı Bernanke’nin faiz arttırma kararını açıklaması sonrasında aslında Türkiye için bir dönem kapandı.

Türk lirasının hızla değer kaybetmeye başlaması AKP’nin toplumsal rıza üretimini de zora soktu, 2015’de yaşanan seçim yenilgisinde bunun politik sonuçlarını aslında görmüştük. 2015 sonrasında ucuz dış kaynak musluklarının kapanmasını devlet bankaları eliyle ucuz kredi temini yoluyla telafi etmeye çalışan iktidar, bu biçimiyle iç talebi zaman zaman yükseltmeyi başarsa da ekonominin çarklarının hızlandığı her dönem cari açıkta hızlı artış, kur üzerinde yükselen baskı, devalüasyon ve faiz artışı yoluyla kurun kontrol altına alındığı döngüler yarattı.

Günümüzde Yeni Ekonomi Politikası olarak ortaya konan çerçeve ise bu döngünün periyodunun giderek daha da daralmasına bir tepki. Türk Lirasını çok büyük bir hızla değersizleştirerek ihracatı kolaylaştıran, ithalatı zorlaştıran, emeği çok büyük bir hızla ucuzlatan yeni ekonomi politikası yarattığı büyük şok sonrasında seçimler yaklaşırken neredeyse kendi zıddına dönmüş durumda.

Enflasyonu kontrol altına almak için kuru baskılamaya çalışmak ihracatta ve üretimde önemli bir daralmaya, ithalatta ise yeniden patlamaya yol açtı. Utangaç bir ithal ikamesi olarak başlayan Yeni Ekonomi Politikası uygulanırken dış ticaret açığı her ay yeni bir rekora imza atıyor.

BUGÜN TEK AMAÇ, SEÇİMLERİ ATLATABİLMEK

20 yıllık AKP iktidarında  ‘AKP ekonomisi’ diye tanımlanabilecek tutarlı, programlı bir politikalar bütününden söz etmek mümkün mü? 

Sonuç olarak AKP’nin 20 yıldan uzun süren iktidarına damga vuran yeknesak bir ekonomi politikası olduğu söylenemez. Birbiriyle tutarsız, stratejik olarak kalkınmaya değil finans kapitale rakip yeni bir sermaye grubu yaratmaya öncelik veren bir çelişik uygulamalar setinden bahsediyoruz. Bugün ise tek amaç seçimleri atlatabilmek, sonrası için de mükemmel bir fırtınanın hazırlandığı açıkça görülüyor. Kuru ve faizleri belirli sınırlar içinde tutmanın ağır bedeli birikiyor.

MUAZZAM BİR GELİR VE SERVET TRANSFERİ GERÇEKLEŞTİ

Erdoğan, Aralık 2021’de faizlerle ilgili  “Neymiş efendim faizleri düşürüyormuşuz. Bir Müslüman olarak ‘nas’lar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim” demişti. Erdoğan’ın sözleri sonrası Türk Lirası 2021 yılını yüzde 44 değer kaybıyla dünya birincisi olarak tamamladı. Erdoğan’ın çok tartışılan faiz indirimi kararlarının sonuçları neler oldu? Tüm bu tablo kimlerin lehine işledi?

Faiz indirimi esas olarak kurun serbest bırakılması anlamına geldi, liradaki serbest düşme ancak Kur Korumalı Mevduat ve Rusya’dan gelen borç ötelemeler ile kontrol altına alınabildi. Kurdaki düşmenin emek gelirlerini reel olarak ne oranda çökerttiğini çok iyi biliyoruz.

2018 sonrasında emek gelirlerinin milli gelir içindeki payı yüzde 42’den yüzde 28’lere geriledi. Enflasyon bir yıl içerisinde dünya savaşı koşullarında dahi gözlenmeyen bir hızla yükseldi. Muazzam bir gelir ve servet transferi gerçekleşti hala da gerçekleşmeye devam ediyor. Orta sınıfların birikimleri de büyük bir hızla eriyor.

Bu tablo şirket ve banka karlarındaki çok hızlı artışlarla tezat teşkil ediyor mu? Bence hayır, emeğin payına düşenin azalması doğal olarak sermayenin karlarının büyümesi anlamına geliyor. Son bir yılda yaşadıklarımıza bir büyük soygun adını veriyorum. Enflasyonun bilinçli bir biçimde belki de belli oranlara çekilmesi bu soygunun manivelası olarak kullanıldı. Ücret düzeltmeleri enflasyonu geriden takip ediyor ve etkisini kaçınılmaz olarak birkaç ay içerisinde kaybediyor.

Finans kapital ve iktidarın ekonomik politik hamleleriyle ilgili önceden malumat sahibi olan Saray’a yakın sermaye çevrelerinin büyük kazançları bir yana bırakılırsa alt ve orta sınıflar bu süreçte çok ciddi bir bedel ödediler. Kendi seslerini örgütlü bir biçimde ortaya koyamadıkları, daha da önemlisi alt ve orta sınıflar tepkilerini finans kapitale ve Saray rejimine değil de birbirlerine göstermeye devam ettikleri müddetçe bu sürecin kaybedeni olmaya devam edecekler.

SARAY REJİMİ HİÇBİR KONUDA DENETİME TABİ OLMAK İSTEMİYOR

2002 yılında iktidara geldiğinde IMF programına karşıymış gibi yapan AKP’nin, 2005’te sona eren IMF programını 3 yıl daha uzatmayı ‘başardığını’ fakat Erdoğan’ın bugün de IMF karşıtı söylemlerini sürdürdüğünü biliyoruz. Geniş toplumsal kesimlerin hayatta kalma ve çalışma koşulları düşünüldüğünde AKP’nin hali hazırdaki ekonomi uygulamalarının IMF’den farkı var mı?   

IMF’nin önerdiği politikalar demeti de yıllar içerisinde dönüşüyor. Bugün Davos’ta devletlerin zenginlerden daha fazla vergi alması ana akım bir öneri olarak tartışılabiliyor. AKP’nin şu anda uyguladığı politikaların 2002-2007 dönemine göre önemli farklar içerdiği açık.

Ancak bu politika sepetlerinin ortak yanı sermaye adına, sermaye lehine hayata geçiriliyor oluşları. Erdoğan ile IMF arasındaki temel çelişki ekonomi politikalarının sermaye yanlısı ekseninden kaynaklanmıyor. IMF demek ekonomi üzerinde saray dışında bir başka denetim odağı demek. Saray rejimi ise hiçbir konuda denetime tabi olmak istemiyor. Keyfiyeti bir ana strateji haline getirmiş durumdalar.

TÜSİAD ile aralarındaki nüansların kaynağı da bu, bu davranış biçimi ve etkisi altındaki kaynakları hep belli kesimlere yönlendirme arzusu TÜSİAD’ın kurallı ve hukuk çerçevesinde bir ekonomi istemesine yol açıyor.

Saray rejimi her alanda olduğu gibi ekonomide de bir kaotik orta yarattı, oyun kurallarına göre oynansa zaten kazanacak ekonomik büyüklükte tekeller için bu bir risk, oysa ekonomik olarak en büyüklerin seviyesine ulaşamamış sermaye grupları için ise bir öndekileri yakalama olanağı. Sermaye içi çelişkinin en büyük ekseni bu. Devlet şu anda sermaye içindeki rekabetin de bir tarafı olarak davranıyor. IMF kontrolleri olduğunda ihale kanununu yüzlerce kere değiştiremezsiniz.

ERDOĞAN’A NEFES ALDIRAN PUTİN VE RUSYA OLDU

Katarlıların işlettiği Antalya Limanı’nın 2028 yılında biten işletme süresi, 2047 yılına kadar ihalesiz uzatıldı. Körfez sermayesi- AKP münasebetlerinden biri böyle mesela… Ülkenin doğal ve kamusal kaynaklıların Körfez sermayesinden gelecek para karşılığında ipotek ettirildiği ve aslında bir tür yeni IMF’nin Körfez sermayesi olduğu görüşü hâkim. Katılır mısınız? Buralardaki tabloyu nasıl okursunuz?  

Türkiye’de en büyük dış yatırımcı ülke Hollanda. Bu konuda özellikle Hollanda’nın hedef alındığına hiç tanık olmadım. Katar Türkiye’nin Ortadoğu siyasetinde en büyük ortağı, Katar’ı yakın geçmişe kadar gerilim yaşadığı Suudi Arabistan ve BAE’ye bir askeri üste konuşlanan Türk ordusuna bağlı güçler korudu.

Ancak ben bu düzeyde belirleyici bir durum olduğunu düşünmüyorum. Erdoğan’a son dönemde nefes aldıran Katar veya diğer Körfez ülkelerinden ziyade Putin ve Rusya oldu. Rusya açısından Türkiye’nin konumu çok kritik, Botaş’ın Gazprom’a yapması gereken ödemelerin ne kadar erteleneceği Erdoğan’ın kaderini belirleyecek önemli konulardan bir tanesi.

Kur Korumalı Mevduat’ın bütçede bir çukura yol açmamış olması da Rusya kaynaklı sermaye hareketlerinden kaynaklanıyor. Türkiye’de çok fazla sayıda Rus menşeili şirket kuruluyor Rusya’ya dönük uygulanan ambargolardan kaçınabilmek için. Ben bir sosyalist olarak sermayenin temiz olanının bulunmadığına inanıyorum.

GELİR DAĞILIMI SON DERECE BOZUK

Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, ‘Türkiye ekonomi modeli’yle önemli bir başarı hikâyesi yazdıklarını, 10 bin dolar olan kişi başı gelirin 2023 yılında 12 bin doları aşacağını söyledi. Maden kişi başı gelir 1o bin doların üzerinde, bu kadar yoksulluk nasıl mümkün olabiliyor? Sözü edilen ‘başarı hikayesi’yle kastedilen nedir? 

Ortada bir başarı hikayesi değil muazzam bir yıkım var orası açık, milli gelirin 10 bin dolar olması zaten yeni bir durum değil bundan birkaç yıl önce daha da yüksekti. Ancak gelir ve servet dağılımının son derece bozuk olduğu bizimki gibi bir ülkede tabii ki bu seviyelerle yoksulluğun ortadan kalktığını iddia etmek mümkün değil.

Ancak kimi çevreler AKP’nin ekonomi yönetimi üzerinden o kadar abartılı çöküş senaryoları ve kendileri açısından kolay zafer gerekçeleri ürettiler ki böylesi bir çöküşün olmaması dahi iktidar tarafından bir zafer olarak pazarlanabiliyor. Böylesi abartılı okumalardan kaçınılması gerektiği yönünde yapılan uyarılar karşılık bulmadı, hiçbir krizin kendiliğinden bir baskı rejimini yıkıma götürdüğü iddia edilemez.

‘ARMUT PİŞ AĞZIMA DÜŞ’ BİR İNTİHAR EŞİĞİ OLARAK GÖRÜLMELİDİR

AKP’nin her birini ‘müjde’ diye diye duyurduğu ve aslında ‘seçim yatırımı’ olarak değerlendirilen ücretler ve emeklilikle ilgili düzenlemelerin AKP lehine sandıkta bir karşılığı olacak mı? Emeğiyle geçinen milyonların giderek yoksullaştığı, çalışma koşullarının ağırlaşıp ücretlerin eridiği böylesi bir ekonomik tablo, siyaset alanını nasıl ve ne kadar belirleyecek?  

Seçimlere giderken gerçekleşen kimi ücret artışlarının, EYT gibi hamlelerin karşılık üretmeyeceğini düşünmek yanlış olur. İktidar kendisi adına siyaset yapıyor elindeki sınırlı mermiyi seçim sathı mailine girilirken yaylım ateş şeklinde etkili olabilmek adına kullanıyor.

Enflasyon tam anlamıyla kontrol altına alınmadığı ve sermayenin çeşitli kanatları arasında sürdürülebilir bir ilişki mimarisi oluşmadığı için bu hamlelerin uzun erimli olmayacağı düşünülebilir.

Ancak burada belirleyici olan Saray rejimi karşıtı güçlerin halka umut verecek proje ortaya koymasıdır. Bu projenin ortaya konamadığı koşullarda AKP’nin hamlelerinin ekonomik koşullar tarafından mutlak surette aşındırılacağı beklentisi gerçekçi değildir. Demokrasi güçleri açısından “armut piş ağzıma düş” tarzında kazanılacak bir seçim beklentisi tarih hatalara kapı açan bir intihar eşiği olarak görülmelidir.

‘EKONOMİDE DEMOKRASİ’ PROGRAMI MÜMKÜN

Buradan bir çıkış var mı? 

Çıkış tabii ki var. Bir serveti yukarıdan aşağıya yeniden dağıtacak, bir ‘ekonomide demokrasi’ programı mümkün. Emeğiyle geçinenler için güvenceli bir toplumun inşasının tüm maddi temelleri mevcut. Ancak bunu hayata geçirecek bir toplumsal iradenin ortaya çıkması, örgütlenmesi ve güçlenmesi gerekiyor. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bu umudu büyütecek bir hattı ortaya koyabilmesi en büyük ihtiyacımız. AKP’nin eski ve yeni vizyonları arasında tercihte bulunmak zorunda değiliz. Ekonomik uygulamaları bilimsellik değil sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki mücadeleler belirliyor.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram