Behrengi ve rengarenk balıklar

Deniz, Küçük Kara Balık’ın erişmek istediği ve diğer balıkları da haberdar etmek istediği idealleri idi! Deniz, özgürlüktü, adaletti, “istediğimiz” toplumdu!

ALİN OZİNİAN 09 Ekim 2022 GÖRÜŞ

“…Yaşam, gerçekten bu daracık suyun içinde
sabahtan akşama kadar yalnızca gidip gelmek mi,
hepsi bu mu? Ölene kadar hep bunu mu yapacağız?
Yoksa bu evrende başka türlü bir yaşam da var mı?
İşte ben bunu anlamak istiyorum anne!”
Küçük Kara Balık, Samed Behrengi

Altı yaşına girmeme birkaç ay kala tanıştım Behrengi ile; babamın bir arkadaşının armağanı olarak geldi odama.

“Çok güzel bir kitap bu Alin, senin seveceğine eminim.” diyerek masamın üzerine bırakıldığında kendimi bir anda büyümüş hissetmiştim. Çocuklara birey olarak davranmanın önemini, çocukken anlamış oldum böylece.

İran’ın neresi olduğunu bilmiyordum, Güney Azerbaycan’dan, Tebriz’den habersizdim, okula gitmiyordum ama okumayı sökmüştüm, ne bulsam okumak istiyordum.

Şah kimdi? SAVAK neler yapıyordu? Devrimler hep iyi miydi? Allah kadınlar ya da yazarlar için ne düşünüyordu? En ufak fikrim yoktu, ama Behreng’nin ismi çok güzeldi. Masalın kendisi Behrengi’nin ismiydi sanki…

Sanırım Samet Behrengi, “gönül ilişkisi” kurduğum ilk yazardı…

Sevenleri alınmasın Kemalettin Tuğcu ya da Ömer Seyfettin gibi değildi Behrengi. Çocukluğumuzda bize sunulan vahşi hikayeler, kanlı sahneler, şişirilmiş vatanseverliklerle dolu “çocuk kitapları” gibi değildi Behrengi’nin anlattıkları…

Dünyanın ne kadar büyük ve acımasız olduğunu anlatırken Behrengi hikayelerinde, korkmuyorduk biz çocuklar, insanın özgür olma, hatta mutlu olma talebinin geçerliliğini de bir yandan öğreniyorduk çünkü…

Hayal kurmaya hakkımız olduğunu, bilmeye hakkımız olduğunu, umut etmeye, talep etmeye hakkımız olduğunu, haksızlığa direnmek gerektiğini ve ezilenin, ötekinin yanında durmanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorduk… Eşitliğin ve adaletin gerekliliğini kavrıyorduk.

Behrengi’ye henüz ne olduğunu bilmiyordum kitaplarını okurken. Bazılarının, özgürlük ve hayallerden, Allah’tan bile daha çok korktuklarını bilmiyordum…

1968’de İran’da rejim polislerinin sadece rejimi korumadığını, 29 yaşında bir yazarı öldürene kadar dövüp Aras Nehri’ne atabileceğini bilmiyordum.

Okudukça, Küçük Kara Balık’ın büyük denizlere açılma tutkusunu hissettiğimi ve paylaştığımı gören, “babamın arkadaşı” hem seviniyor, hem de bir çocuğa yön verebilmenin hazzını yaşıyordu, bunu çok seneler sonra anlayabiliyorum…

“Bir Şeftali Bin Şeftali”, “Kel Güvercinci”, “Ulduz Kız’ın Kargaları”, “Püsküllü Deve” ve “Pancarcı Çocuk” ya da diğerleri… Masama bırakılan her kitabı büyük bir hevesle okuyordum, çabuk bitiyordu, baştan okuyordum. Okumaktan sıkılınca aynı cümleleri, resimlerdeki karakterleri kendimce konuşturuyordum…

Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ta – sonraki yıllar – “alegorik unsurlar” diyeceğimiz kavramlar ile bizle açık açık konuşmadığını bilmiyordum.

Yazarın, bir eğitimci olarak usulca yaşadığı dönemin baskısını anlattığını, kurmacanın imkânlarından yararlanarak araştıran, sorgulayan ve yaratıcı düşünebilen çocukların yetiştirilmesine hizmet etmek istediğini de…

Balık Nine’nin sayısı 12 bini bulan çocuk ve torunlarına anlattığı Küçük Kara Balık masalı, bir akşam vakti, balıklar uykuya gitmeden önce başlıyordu. Böyle bakıldığında çocuk okurların karşısına masal içinde masal çıkıyordu…

İlk masal, Küçük Kara Balık’ın öyküsünün anlatımıyla başlayıp Balık Nine’nin 12 bin balığa “Artık uyku vakti geldi. Yataklara!” demesiyle bitiyordu. Balıklar, Küçük Kara Balık’ın ahvalini sorunca, Balık Nine “Yarın akşamı bekleyin” diyerek balıkları uykuya gönderiyordu, ancak Küçük Kırmızı bir balığı bir türlü uyku tutmuyordu. Bütün gece uyumadan denizi düşünüyordu…

Küçük Kara Balık, Kırmızı Balık’a, balıklara yani bize ilham oluyordu…

Deniz, Küçük Kara Balık’ın erişmek istediği ve diğer balıkları da haberdar etmek istediği idealleri idi! Deniz, özgürlüktü, adaletti, “istediğimiz” toplumdu!

Küçük Kara Balık’ın bir sabah uyandığında “Anneciğim burada daha fazla kalamam, ben gitmeliyim” diyordu ve yolculuğu başlıyordu. Oysa her şey yolundaydı. Her gün aynı şeyleri yaparlardı. Küçük Kara Balık ve anne balık birlikte yüzerlerdi. Nereden çıkmıştı şimdi bu yollara düşme isteği?

Yasaklarla, tabularla ve otoriter devletlerin baskılarıyla savaşmak zorunda kalanları tanımıyorduk çocukken ama meraklı, hevesli Kara Balıklar vardı, bunu öğrenmiştik.

“- Selam güzel ay!
– Selam küçük kara balık. Nereden böyle?
– Dünyayı dolaşıyorum.
– Dünya çok büyüktür, her yerini dolaşamazsın ki!
– Olsun. gücüm yettiği yere kadar giderim.”

Küçük Kara Balık, yetişkin balıklarla kavga ediyordu yolculuğuna başlayabilmek için, ben en çok bu kısmı seviyordum…

Masalda kurbağalar vardı, içe kapanık olanlardı onlar…

Yengeçler faşistlerdi bence… Kertenkeleler mollaları temsil ediyordu…

Pelikan, balıkçıl ve kılıç balığı ise istihbarattı, polisti, tetikçilerdi…

Behrengi’nin kullandığı “alegorik betimlemler” ve ima sanatı birçoklarına Saint Exupéry’nin Küçük Prens’ini, Orwell’in 1984’ünü ya da Richard Bach’ın Martı’sını anımsatabilir ama ben nedense “aklım erdikten bu yana” onu Sabahattin Ali’ye benzetirim…

Daha sonraki yıllarda, Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu olduğu iddia edilecek olan Ali Ertekin’in, Bulgaristan sınırından yurt dışına çıkmasını sağlayacakken, kitap okuduğu sırada elindeki bir sopayla kafasına defalarca vurarak öldürdüğü şair, yazar Sabahattin Ali’ye..

“Çemberimde Gül Oya” dizisinden bir replik vardır. Yurdanur – ki öğrencilerine Küçük Kara Balık’ı okutan bir eğitimcidir – miniklerden birine şöyle der.

“Türkiye’yi sevmeyi anlat birilerine, birileri bunu hep yanlış anladı çünkü…”

Ne çok şey anlatır bu cümle, memleketini sevenler ama “onlar” gibi sevmeyenler hakkında..

Bugün korkmadan sokağa çıkan, özgürlükleri için saçlarını keserek direnen kadınlar, Sabahattin Ali, Behrengi, Hrant Dink, Tahir Elçi hatta o kitabı masama bırakan “babamın arkadaşı” ve daha niceleri hakkında…

Çocuklarınıza Behrengi armağan ediniz…